![]()
![]()
Fatih Altaylı'nın "Teke tek" programında yaptığı açıklamalar ile gündeme oturan iki öğrenciden Nuray Canan Bezirgan, Kanada ilticacısıymış. Bu çok önemli bir ipucu yurtdışında tahsil eden diğer türbanlılar için. Şimdi sıkı durun! Önce İLTİCA'nın ne olduğuna açıklık getirelim. İlticanın basit anlamı bir yere sığınmak, güvenli bir yer bulmaktır.
Bir insanın yabancı bir ülkeye iltica etmesi için, kendi ülkesinde hayatının veya hürriyetinin ırkı, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle tehlikede olması gerekir.
Kısacası kendi ülkesini, iltica etmek istediği ülkede kötüleme, suçlama zorunluluğu var. Yani "Ben ekonomik durumlardan ötürü daha fazla kazanmak için burada çalışmaya veya daha iyi imkânlarla tahsil etmeye geldim." diyemez.
Irk konusunu suiistimal edip PKK'lıyım diye iltica eden 500 binin üzerinde Kürt asıllı vatandaşımız vardı Avrupa'da! Daha sonra mezhep konusu suiistimal edildi. "Aleviyim, Süryaniyim, Hristiyanım, Türkiye'de zulüm görüyorum." diyerek iltica edenlerin sayısı onbinleri geçti. 12 Eylül İhtilalinden önce ve sonra da, "Ülkücüyüm, komünistim, Türkiye'de zulüm görüyorum." diye iltica edenler oldu.

İltica edenler önceleri sadece bir dilekçe verip senelerce "Vatansız" olarak o ülkede kalıyorlar, 5-6 yıl sonra ilticaları kabul edilmese de ceplerinde biriktirmiş oldukları paralarla ülkelerine dönüyorlardı.
Şimdiye kadar ülkesini kötüleyerek, kendine şahsi çıkar sağlamak için iltica edenlere kimse hesap sormadı. İltica ettiği için vatana ihanetten vs yargılananına rastlamadım. Gelmiş geçmiş tüm hükümetler, ülkemizin iltica edenler tarafından karalandığını bilmelerine rağmen, hiçbir önlem almadılar.
Şimdi de TÜRBAN bahane edilerek iltica ediliyor. "Türkiye'de inancımı tam olarak ifa edemiyorum, başımı örtemiyorum, örttüğümde de ceza alıyorum yani hürriyetim tehlikede!" dendiğinde ve belge de gösterildiğinde ilticanın kabul edilmemesi söz konusu değil.
Neden mi? İLTİCA, devletlerin keyiflerine göre hareket edebilecekleri bir durum değil. Kendi ülkesi dışındaki bir yere iltica etmek isteyen insanlar, Mültecilerin Statüsüyle İlgili Birleşmiş Milletler Anlaşması - 1951 (Cenevre Anlaşması) hükümlerine göre muamele görürler. Bu uluslararası anlaşmaya imza atan her ülke uymak zorundadır.
Nuray Canan Bezirgan, İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Tibbi Dökümantasyon Bölümü ikinci sınıf öğrencisiyken başörtülü sınava girmek isteyince 6 ay ceza almış. Belki de bu cezayı kasıtlı aldı, zira iltica etmek Kanada'da devlet desteğiyle bedava tahsil etmek için belgeye ihtiyacı vardı. Cezası ertelenince Kanada'ya iltica etti ve 7 yıl orada yaşadı.
İnternet sitelerine girip incelerseniz yurtdışında tahsil etmek, çalışmak için her imkânı zorlayan gençlerin birbirlerine forum sitelerinde yardımcı olduklarını görürsünüz. Her şey planlı. Destekleyiciler, aracılar, bilgilendiriciler çok.
Atatürk'ü sevmeyip Humeyni'yi seven kızımız, 7 yıl aradan sonra Türkiye’ye dönme kararını şöyle açıklıyor: "Oğlum kardeşleri, arkadaşları ve bizimle iletişim kurarken İngilizce’yi tercih etmeye başladı. Müslüman nüfusun az olması da diğer bir etken oldu. Kanada vatandaşlarıyla bu bağlamda ortak paydamız az olduğundan Türkiye’yi özlüyordum. Hem çocuklarımın kültürel erozyona uğramalarının önüne geçmek hem de kendi kökümüz Türkiye’de olduğu için dönme kararı aldım." ![]()
Vay be, uyum sağlayamadığı, dinî özgürlük bulamadığı Türkiye'yi özlemiş. İnandırıcı değil. İltica edenlerin durumları yabancı ülkelerde çok da ahım şahım olmayabiliyor. Sıkıntılara katlanamıyor, oralardaki çağdaş yaşama ayak uyduramıyor, yine kürkçü dükkanına. Öyle ya burası Yolgeçen Han. Kafan bozulduğunda git istediğin ülkeye, Türkiye'yi yerin dibine geçirecek ifadelere imza at. Sonra oralara uyum sağlayamayınca "Ver elini Türkiye!"
Bezirgan, 2.5 saat içinde kabul edildiği Kanada vatandaşlığını neden kabul ettiğine dair soruya ise şöyle cevap veriyor: "Yasak beni kaçırtmadı. Amacım, bu mücadeleyi yurt dışına taşımaktı. Kaçacak kadar korkak olsaydım zaten Türkiye'de bu kadar kendimi öne atmazdım."
2.5 saatte sonuçlandı. Normalde bir başka mahkeme için bu bir öngörüşmeydi. Ama artık bu sonuç da bir emsal oldu. Onlara, "Türkiye'de inanç özgürlüğü gasp edilen bizleriz. İnancını yaşamanın bedeli bunlar olmamalı" dedim. Aynı şeyleri üç yıl boyunca girdiğim tüm mahkemelerde de söylemiştim ama fayda vermemişti. Hakim "Haklısınız" dedi,.."
Aslında 2,5 saat içinde kimsenin ilticası kabul edilmez, demek ki bir destek var. Evraklar tamamlanmış, her şey hazır ve şipşak olmuş işler.
Başka ülkelere iltica edip de Türkiye'yi kötüleyenlerin hangi yüzle kötüledikleri, hayatlarının, hürriyetlerinin tehlikede olduğunu belirttikleri ülkelerine geri geldiklerini hep merak ederim. Bu konuda bir çalışma yapılıp da, kendi çıkarları için ülkesini kötüleyenlerden hesap sorulacak mı?
Yurtdışında türbanlı olarak tahsil edenlerin büyük bölümünün ülkelerini kötüleyerek iltica ettiklerini, türbanı bir malzeme olarak kullandıklarını düşünüyorum.
Böyle yapanların Allah cezalarını verecek! Hükümetler vermiyor nasıl olsa!
Türkiye'yi şahsi çıkarları için yabancı ülkelerde kötüleyip, iltica ediyorlar, sonra da sıkılmadan kötüledikleri ülkelerine dönüyorlar. İLTİCA edenleri yakın takibe almalı!
Mustafa Mumcu 11. 06. 2008 Saat: 23:30
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Politikacılarımızı eleştirmek artık zevk vermemeye başladı. Sıkıldım ya! Bir kere de dereden, tepeden, oradan buradan bahseden şeyler yazayım. Mesela sucuk... SUCUK deyip geçmeyin! Bizim sucuklarımız aslında dünyaca tanınmış bir mamul de olabilirdi. Ama değil. Tanınıyor da, kimse eşine dostuna tavsiye etmez. Hooppp! Dikkat, yine ucu politikacılara değmesin!
Tamam! Dokunmasın yağlı boya! Değmesin bayanlar, baylar, politikacılar!
Çocukluğumda bizim mutfağın tahta tavanında bir kancada kangal kangal sucuklar asılı dururdu. O zamanlar buzdolabı yoktu Türkiye'de. Tel dolapta muhafaza edilirdi tüm yiyeceklerimiz. Sucuklar hariç. O sucukları koparıp da annem görmeden, fark etmeden yemem zor olmasına rağmen dayanamazdım. Çıkardım sandalyeye bir kangal koparır bir miktarını yer, kalanını saklardım bir yerlere.
O kadar lezzetli sucuklardı ki, kızartmak filan gerekmezdi. Kurudukça lezzeti daha da artar, mis gibi kokardı. Tadı damağımda kalır, okula gitmeden sakladığım yerden çıkarıp kalanının da bir kısmını yerdim. Ekmekler de mis gibi esmer buğdaydan yapılmış, lezzetli şeylerdi. Şimdiki gibi hem kalitesiz undan yapılıp, hem çeşitli kimyasallarla ve havayla şişirilmezdi.
Annem rahmetli her defasında benim tavandaki sucuklardan yediğimi anlar ve bana kızardı. Ya kalan sucuğu sakladığım yerde bulur, ya da kangallardan birinin eksildiğini fark ederdi. Benim sucuk sevdiğimi ve gizliden yediğimi bildiği için sayıyordu mutlaka. Diğer kardeşlerimin de aynı eylemi yapıp yapmadığını bilemiyorum.

Bu akşam televizyonda bir sucuk reklamı gördüm de aklıma geldi. Reklama bakarsan sucukler çok lezzetli, cazzzz... diye ses çıkarıyorlar mangalda, lezzetleri de enfes... Ama hiç de öyle değil. Bir kere şimdiki sucukları kızartmadan, mangal yapmadan yemek zor. İçinde ne var belli değil, katkı maddeleri fazla. Çok yağlı oluyorlar, tavaya hiç yağ koymadan kızartsak bile yağ içinde sırtüstü yüzer vaziyetteler.
Eskiden sucuklar tabii olarak kurutulurdu. Şimdi ise çoğunlukla suni olarak birkaç dakikada kurutulup, vakumlu ambalajlarla satılıyorlar. Çoğunun lezzeti yok denecek kadar az.
Kayseri, Afyon gibi sucukları meşhur olan illerimizde hâlâ lezzetli ve kaliteli sucuk imal ediliyor mu bilmiyorum. İbrahim PEKBAY dostumuz Kayseri hakkında düşüncelerini bildirirse memnun olurum. Kayseri'den bir marka tanıyorum, tadı damağımda kaldı ama her yerede bulunamıyor bu sucuk?
Neden acaba her şeyimiz eski lezzetini kaybediyor? Domateslerimiz Rusya'dan geri gönderiliyor, ambargo yiyor kimyasal maddelerin çokluğundan. İç piyasaya sürülüyor ve bizler afiyetle yiyoruz, neden? Aman şu yazıyı politikacılarımızı eleştirmeden bitirivereyim. Neden olacak, biz Türküz, bize bir şey olmaz da ondan. Biz radyasyonlu çay bile içtik de bir şey olmadı bize. Kazım Koyuncu kanserden ölmedi mi, rahmetli? Karadeniz'de Çernobil mağduru sayısız insanımız yok mu?
Tamam da politikacılarımızı eleştirmeyeceğim bu yazıda.
Almanya'da yaşadığım yıllarda domatesler genellikle Hollanda'dan gelirdi. Ama domates kasalarının üzerinde hep "Holland" yazardı. Şahıs ismi göremezdik. Şimdi de öyledir herhalde. Yani hükümet kooperatifler kanalıyla çiftçinin ürününü topluyor, kalitesini kontrol ediyor, standartlara uygunsa alıyor ve HOLLANDA damgasıyla yurt dışına pazarlıyor. Sınırlarda geri çevrilme, sahtekârlık tehlikesi yok.
Bizde demokrasi var ya, herkes her ürünü istediği gibi imal edip, istediği kalitede (kalitesizlikte) yurt içi ve dışı pazarına sürüyor. Neden? Ne bileyim ben? Şimdi yine politikacılarımızı, hükümetimizi mi eleştireyim? Hele hükümeti hiç eleştiremem, kimse üstüme üstüme gelmesin! Başbakanımız şu anda çok telaşlı. Hükümet üyeleriyle sık sık toplantılar yapıyor. Tabana söz verdiği türban konusunu halledemedi. Ilımlı İslam konusu engellerle karşılaşıyor. ABD'ne, AB'ne mahçup olacaklar.
Sucukla, domatesle, üzümle, karpuzla uğraşacak vakit değil şimdi? Anayasa Mahkemesi üyeleriyle filan uğraşmalı ki parti kapanmasın! Kapanırsa davadan geri dönülme tehlikesi var? Ne davası? Onu da bilmem!
Artık ülkemizde Atatürk'ü değil de Humeyni'yi seven gençler yetişiyor ya, belki onun davasıdır?
Ne yazsam ucu politikacılarımıza dokunuyor, kusura bakmasınlar artık. Ben de onların kusurlarına bakmamaya çalışıyorum ama ucu bana değil ülkemize dokununca olmaz, bakarım! 
Saygı ve sevgilerimle.
Mustafa Mumcu 11. 06. 2008 Saat: 16:25

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Humeyni'yi seviyormuş.
ATATÜRK'ü değil de HUMEYNİ'yi seviyormuş. Türkiye İngiliz işgali altında olsaymış daha çok hürriyet olacakmış.
Bunları kim söylüyor? Türkiye'nin dibini oymaya çalışan, dost geçinen ama düşmanlık yapmaktan bıkmayan bir Avrupa ülkesinin vatandaşı mı? Hayır...
Kim peki? Özbeöz bir Türk kızı. Türbanlı bir şekilde üniversiteye girememiş ve galiba Kanada'da tahsilini tamamlayıp ülkemize geri dönmüş. Kendi ülkesinde bu sözleri söyleyen insan, Kanada'da Türkiye aleyhine neler söyledi kim bilir?
FATİH ALTAYLI'nın "TEKE TEK" programında söylüyor bunları. Programa katılan 2 türbanlı kızımızdan biri. Diğer 2 katılımcı kızımızın başları açık. Karşılıklı fikir alışverişinde bulunuyorlar, Fatih Altaylı yönetiminde.
Belirli bir yaşa gelmiş olanlar İran'ın ŞAH REZA PEHLEVİ dönemini hatırlarlar. Ben de bir Türk olarak iyi hatırlıyorum. Ortadoğu'nun en gelişmiş ülkelerinden biriydi. İnsanları güzeldir İran'ın. Hem şeklen hem de düşünce yapısı itibarıyla. Köklü tarihi olan bir Dünya Devleti. ABD'nin tarihi (1787) 221 yıla dayanıyor. Ama İran'ın çok eskilere gider.
Şah zamanında ABD, İran'a en modern silahları sattı ve dolarları kaptı. Ama bir de baktı ki İran Ortadoğu'nun en güçlü devleti olmuş. Kendi sattığı silahlarla başına bir iş gelmesinden çekinerek yaptığı planları uyguladı, yıllardır Fransa'da sürgünde yaşattıklerı İmam HUMEYNİ İran'a gönderildi. Şah çeşitli hilelerle tahtından edildi. İran Ortaçağ zihniyetiyle yönetilen bir duruma getirilmek istendi.
Şah zamanında da mutlaka birtakım hatalar yapılmıştır. Şu andaki durumu benim kötüleyip de komşu ülkenin vatandaşlarını üzmeye niyetim yok. Herkes görüyor Ahmedinecad... Ne olacağı belli olmayan bir baskı rejimi uygulanıyor İran'da.

Şah zamanında Almanya'da yaşıyordum. Almanya'ya sadece turist olarak gelirdi İranlılar. Hem de iyi giyimli ve cepleri para dolu olarak. Çağdaş görünümlü İranlıları görür bizim çoğu kötü görünümlü Gastarbeiter (Misafir işçi) vatandaşlarımızla mukayese eder biraz da kıskanırdım.
Şimdi Almanya'da yaşayanlar bilirler, artık turist olarak gelen çağdaş İranlıları görmek zordur orada. Ya iltica edenler vardır, ya da gizliden çarşafını çıkarmış İranlı olduğunu belli etmeyen kadınlar. Ajanlardan korkarlar ve yurt dışında bile rahat kıyafetlerle dolaşamazlar çoğu kadınlar.
İran'ın bu duruma gelmesinin temellerini kim attı? HUMEYNİ...
Gelelim yüce önderimiz ATATÜRK'e; paramparça olmuş koskoca bir İmparatorluğun yok olmaması için her türlü fedakârlığı yapmış, ölümlerden dönmüş. Modern Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş. Ve... Genç kızımız türban yüzünden, bu politikacılarımızın sahte gündemi yüzünden ATATÜRK'ü sevmiyor ama HUMEYNİ'yi beğeniyor. Facebook'daki sayfasını Humeyni resimleri ile süslemiş. Bir Türk kızı olarak utanmadan, arlanmadan Atatürk'ü değil Humeyni'yi sevdiğini söylüyor.
Eeee!... Daha ne duruyorsun burada? Seni bağlayan mı var? Hadi kızım yolun açık olsun! İstikamet Tahran! Marş marş!
Seni gidi ampul kafalı seni!
Mustafa Mumcu 11. 06. 2008 Saat: 02:20

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kredi kartı aslında çağdaş bir buluş. Cebinde para taşıma rizikosundan kurtarıyor insanı.
Kartını çaldırırsan hırsızın oradan para çekmesini engelleyebilirsin.
Ama bankacılık sisteminin adam gibi işlediği toplumlar için düşünülmüş.
Bizde ise vatandaşın mutsuzluğunu artırmak, onu cendereye sokmak, çaresiz bırakmak için kullandırılan bir araç.
Çoğu kimseye zorla gönderiliyor, haberleri olmadan, kendilerine sorulmadan keyfi bir şekilde kredi limitleri artırılıyor.
Düşünebiliyor musunuz 600 YTL aylık maaşı olan bir kart kullanıcısının limiti 5.000 YTL olabiliyor.
Vatandaşın parasına 16% faiz veren bankalar, kredi kartı ödemelerinde gecikenlere 116% faiz uyguluyorlar.
Böyle bir sistem nerede var? Sadece Türkiye'de!
Ülkemizde kredi kartı kullanıcıları niçin devamlı problem yaşıyorlar?
Kredi kartı borçları yüzünden hayatı kararmış, intiharı düşünen ve intihar eden insanlarımız çoğalıyor.
Bugün Müge Anlı ve Pakize Suda'nın sunduğu DOBRA DOBRA programını seyrettim ve şaşırdım.
Kredi kartı mağdurlarını ilgilendiren bir programdı. Her zaman olduğu gibi
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün oradaydı. Bir de gazeteci Can ATAKLI.
İkisi de çok değer verdiğim, Türkiye'yi seven idealist insanlardır bence.
Vallahi programı izlerken şu kötü halime şükrettim. Kredi kartı kullanmıyorum ya, kimseye borcum harcım yok. Kendi yağımla kavrulmaya çalışıyorum. Kredi kartı kullananların çoğu müsrif, düzensiz yaşayan insanlar değil. Normal gereksinimlerini karşılamak için kullanıyorlar.
Bunu Sinan AYGÜN de tecrübelerine dayanarak teyit ediyor. Hastalık, otomobil kazaları, beklenmedik tamir masrafları ve benzer sebeplerden dolayı birkaç ay tam zamanında ödeyemediğinde, faiz girdabına kapılıyor kart sahibi.
Zira yukarıda da belirttiğim gibi çok yüksek faiz uygulanıyor. Buna faizin faizi vs de eklenince ödenmesi güç rakamlar ortaya çıkıyor.
25 milyar kredi kartı borcu olan polis memuru
Polis memurunun eşi telefonla katıldığı programda şunları anlatıyor:
Oğlu bir otomobil kazası geçirmiş. Kendisine çarpan sürücü 8/8 suçlu olmasına rağmen
mahkeme 4-5 yıldır devam ediyormuş. Oğullarının tedavi masrafları için kredi kartlarını kullanmak zorunda kalmışlar.
Adaletin yavaş işlemesinden mağdur olan bir aile. Evin erkeği de adalet makamlarında görevli bir polis.
Şimdi bu polisin adalete güvenmesini bekleyebilir miyiz? Adalete güvenmeyen bir polisin vatandaşa
adil davranmasını beklememiz de saflık olmaz mı?
Sık sık polislerimizden şikâyetçi oluyoruz ya. Çoğunun durumları kötü. Kredi kartlarını nasıl ödeyeceklerini bilemiyorlar.
Sık sık polis intiharlarını öğreniyoruz medyadan. En önemli sebebi kredi kartları borcu imiş.
Çocuğunun tedavi masraflarını ödemek için kredi kartını kullanan polis,
mahkemenin uzaması neticesinde kredi kartı borcunu ödeyemiyor.
Faiz üstüne faiz binince, 5.000 YTL ana borcu olan polisin borcu 25-35 bin YTL'ye çıkmış.
Bankaya sorup tam meblağı öğrenemiyormuş. Zira o zaman da "Ödeyecek misiniz de soruyorsunuz?" diyorlarmış.
Sevgili Başbakanımız, artık şu türban mürban, karaçarşaf maraçarşaf, şalvar malvar, çember sakal member sakal
işlerini halletse de 687 bin kredi kartı mağduru ailenin dertlerini çözecek kanunları çıkartsa.
Yapması gereken tek şey, doğru dürüst bankacılık sisteminin oluşmasını sağlamaktır.
Vatandaşın parasına 16% faiz veren bankaların, kendi parasına vatandaştan 116%'lara varan faiz istemesinin önüne geçmektir.
Ama biraz seri. Acil vaka yani. Kangren olmadan tedavi edilmeli ve hastalar sağlığa kavuşturulmalı.
Gırtlağına kadar kredi kartı borcu olan vatandaş genelde iyi bir vatandaş olamaz.
Hiçbir görevi tam olarak yerine getiremediği gibi vatandaşlık görevini de yerine getiremez.
Halledin artık şu türbanı! Önemli meselelerimize el atın sayın Başbakan.
Partiniz milletvekilleriyle yaptığınız grup toplantısında Türkiye'nin ihracatının öngörülen
100 milyar doları aşarak 107 milyar dolara çıktığını söylerken nasıl da havalara giriyorsunuz.
Ama 170 milyar dolar da ithalat yaptığımızı söylerken o kadar hava atamıyorsunuz.
Bu nasıl dış ticaret ki, ithalata ödenen para ihracattan alınanın hemen hemen iki misli. Ve siz bununla iftihar ediyorsunuz.
KREDİ KARTI MAĞDURLARININ HER TÜRLÜ SORULARI İÇİN TELEFON: (0212) 429 58 65
Mustafa Mumcu, 5 Şubat 2008 Saat: 13.10
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İNSAN HAYATIYLA MAYTAP GEÇMEK!
Gençliğimde, "Türkiye'de insanlar tesadüfen yaşıyor, Avrupa'da ise tesadüfen ölüyor." sözünü herkes söylerdi. 45 yıl geçti benim gençliğim geçeli, ama bu söz hâlâ geçip gitmemiş, güncelliğini yitirmemiş.
İstanbul Zeytinburnu'nda 6 katlı bir binada ruhsatsız maytap ve havaî fişek imal eden firmada patlama oldu ya... Bu sözü hatırlattı bana.
Zeytinburnu Belediye Başkanı: "Biz birkaç kere mühür vurduk ama mühür koparılıp yine çalışılıyor. Yapacağımız fazla bir şey yok. Sadece savcılığa suç duyurusunda bulunuyoruz" diyor. Haklı ama! Mühür koparmanın cezası çok düşük. Vatandaş ya belediye memurunun cebine koyuyor ceza miktarı kadar parayı, ya da koparıp mahkemeye bile gitmiyor. Ceza gelecek de, ödetecekler de...
Belediyelerin yetkileri kısıtlı. Daha fazla da olsa bir işe yarayacağını sanmam. Zira bu sistemle sadece rüşvet alımları artar.
Avrupa'da olduğu gibi belediye memurları üniformasız olmalı. Ellerinde de dijital fotoğraf makineleri. Belediyeyi ilgilendiren kanunsuz durumlar mümkün olduğu kadar fotoğrafla tespit edilecek ve adrese ceza gönderilerek ödetilecek. Ceza makbuzunu alan, kanunsuzluğun ne zaman, nasıl tespit edildiğini bile bilmeyecek. Cezayı yazan memur da komisyon alacak ki vazifesini severek yapsın.
Neyse... Şimdi gelelim vatandaşımızın merakına! Binada patlama meydana gelip, alevler pencerelerden dışarı taşınca meraklı vatandaşlar otoparka çıkarak, pencerelerden bakarak olayın vahametini seyrediyorlar. Birbirlerine anlatacaklar.
"Abi ya... Bi patlama duydum altıma kaçırdım... Neydi be! Top atıldı zannettim önce ama Ramazan Ayında değiliz. Sonra pencereden baktım... Karşı bina alev alev! Neydi o alevler ya... Kendimi cehennem ateşinde zannettim! Allah göstermesin ya, cennet ne güne duruyor!"
Karşı taraf soracak: "Eee...?"
"Eeee... si var mı? Çıktık abi yandaki otoparkın tepesine, başladık alevleri oradan seyretmeye..."
Sanki bunları anlatsan ne olur, anlatmasan ne olur be birader? Canını kurtarsana, kaçsana! Yok abi kaçmayacak, seyredecek ille! Konu arıyor kendine. Ama ikinci patlama oluyor, birinciden daha şiddetli. İşte ne olduysa o zaman oluyor. Bu meraklı vatandaşlar var ya, onların sekizi de hakkın rahmetine kavuşuyor.
Allah rahmet eylesin! 20 kişi ölmüş şu ana kadarki tespitlerde. 116 kişi de yaralanmış. Büyükşehir Belediye Başkanı da, "Biz nereden bileceğiz ruhsatsız çalışıldığını. Vatandaş şikayet ederse biliriz. Bizim sorumluluğumuz yok." diyor. Bravo! Güzel konuşmuş. Aklınca kurtardı paçayı.
Peki bir vatandaş gidip bir yerlere ruhsatsız işyerini şikayet etse ne olacak? Gidecek memurlar ve geri dönecekler. Kapıya mühür vursalar nasıl olsa koparılacak ya. Alacaklar avantayı, koklayacaklar lavantayı. Hatta ruhsatsız işyeri sahibinden biraz fazla bahşiş koparmak için şikayet edenin adını da verecekler. Vatandaşlık görevini yaptığını zanneden, bir de dayak yiyecek münasip bir zamanda, mesela saat onda... Belki de Kordon'da!
Şikayet müessesesi işlemiyor bu güzel ülkede. Almanya'da vatandaşlık görevidir kanunsuzlukları şikayet etmek. İnanın abartmıyorum; Almanlar ilköğretim çağında başlarlar vatandaşlık görevlerini öğrenmeye. Her Alman gece yatağa gitmeden önce penceredan mahallesini bir kontrol eder. Şüpheli bir durum görürse hemen polise bildirir. Anında bir sivil ekip olay yerinde...
Hepimiz bu ülkeye hak ettiği değeri vermeliyiz. Vatandaşı olduğumuzu unutmayarak görevlerimizi yerine getirmeliyiz. Yetkili makamlar da vatandaşlık görevi yapanlara iyi davranmalılar.
Herkese saygı ve sevgiler.
Mustafa Mumcu, 1 Şubat 2008 Saat: 09:30
Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Web sitemi ziyaret ettiniz mi?
Milliyet Blog'da da yazıyorum. ONPUNTO'da da varım.
Politikacılarımız da medyatik sanatçılar gibidirler. Topluma mal olmuşlar artık, istedikleri gibi davranamazalar. İstediklerini, istedikleri zaman yüksek sesle söyleyemezler. Yaşamlarına, hareketlerine dikkat etmek mecburiyetindeler. Öyle kabadayı pozlarında "Sen kim oluyorsun?" diye devletin kurumlarının başındakileri aşağılayamazlar.
Peki bizim politikacılarımız niçin bu kurallara uymuyorlar? Ben de onu merek ediyorum. Niçin acaba?

Yunanistan Başbakanı Cumhurbaşkanımızı makamında ziyaret ediyor. Sayın Gül, arkasında koltuk olup olmadığını kontrol etmeden oturmaya kalkıyor. Dışişleri Bakanı Ali Babacan burada da imdada yetişmese, gitti çömlek.
Sayın Gül Cumhurbaşkanı değil de, Kayseri'de bir esnaf olsa, problem yok. Düşer, kalkar. "Düşmez kalkmaz bir Allah!" diye öğrettiler bize küçüklüğümüzde. AMa kendisi ülkemizi temsil ediyor. Allah muhafaza, yere düşse basının önünde, fotoğrafları tüm dünyaya yayılabilir. Ülkemiz yere düşmüş gibi alay konusu da ederler.
Maliye Bakanımız kameraların önünde Allah ne verdiyse mideye indiriyor. Bu arada yanındakilerle de kahvehane sohbetine dalmış. Bir bürokrat,
"- Yeni YÖK başkanının havası değişmiş. Gayet güzel sözler söylüyor?" diyor. Bakan Unakıtan da,
"- İsterse söylemesin..." diyor.
Yani YÖK Başkanının eli mahkum. Hükümetinistediği şekilde kunuşup, çalışacak.
Bu arada bürokrat devam ediyor,
"- Bu ortamdan faydalanıp üniversite reformunu da yaparsak hükümet olarak sayın bakanım çok ciddi başarı olur."
İki gün sonra YÖK Başkanı Yusuf Ziya ÖZCAN, Maliye Bakanını makamında ziyaret ediyor. Unakıtan, üniversitelerin döner sermayelerinden alınan yüzde 15 hazine payını yüzde 5’e düşürmeye ve araştırma görevlilerine performansa dayalı destek verilmesine karar verdiklerini bildiriyor ve “YÖK’ü maddi olarak güçlendireceğiz” diye devam ediyor.
Yaptığı yardım nedeniyle Unakıtan’a teşekkür eden Özcan ise “Teveccüh gösterdiniz” diye memnuniyetini dile getiriyor. Kendi adamları ya, YÖK Başkanına yardım ediyorlar. Daha önceki Başkana niye yardım etmediler?
Önceki günkü basın toplantısında yaşanan “mikrofon kazasını” değerlendirken Unakıtan, “YÖK Başkanı ile ilgili olanları tam duyamamışsınız ama yakıştırmışsınız. Ötekileri iyi duymuşsunuz da... YÖK Başkanımızla ilgili değildi o” diyor. Maliye Bakanımız hepimizin televizyonda izleyip işittiğimiz konuşmayı inkâr ediyor. Ne diyelim?
Bizi yönetenlerin konuşmaları ve yönetim tarzları böyle işte. Bu konuşmaları kendi aralarında yaptıklarını zannediyorlar. Ama mikrofonlar açık. Farkında değiller. Medyayı takip eden herkes tarafından öğreniliyor bu gizli konuşmalar ama inkâr ediliyor.
"Ya uluslararası görüşmelerde de böyle davranıyorlarsa?" diye düşünmeden edemiyor insan.
Başbakanımız güzel konuştuğunu, yurtdışına tahsile gidenlere güzel öğütler verdiğini zannederek,
"Batı'nın ilmini değil, ahlaksızlığını aldık" diyor. Bu cümleyi sadece Türk insanı duymuyor ki, Batılı da duyuyor. Yoruma açık bir cümle. "Batı ahlaksız!" anlamına da yorumlanabilir.
Olmuyor ama, bizim başbakanımız bizi temsil ettiğini unutuveriyor bazen. Hatta bu bazen de değik, sık sık oluyor. Önünde mikrofon görünce sağa sola sataşmak geliyor aklına. Baykal'a sataşacak bir şey bulamazsa Batı'ya sataşıyor. Başka bir toplantıda da Filistinlileri kolluyor güya, "İsrail'in Gazze ile ilgili tutumunun kabul edilemez." diyor.
İyi git o zaman İsrail'e kabul edilir şekle sok. Gücümüz var mı? Neyi, ne zaman, nasıl söyleyeceğimizi bilmeliyiz. Aklımıza geldiği an, nerede bulunursak bulunalım her şeyi söyleyemeyiz. Hele Türkiye gibi koskaca bir ülkenin başbakanı veya başka bir yönetici konumundaysak.
Politikacılarımızın her zaman daha dikkatli olmaları gerekir. Türkiye kimsenin ağzında sakız değildir. Yetmiş milyon beş yüz elli altı bin kişiyi temsil ediyorlar şu anda. Daha iyi temsil etmeliler.
Siz politikacılarımızdan memnun musunuz bilemem ama ben hiç birinden memnun değilim.
Saygı ve sevgilerimle.
Mustafa Mumcu, 26 Ocak 2008 Saat: 00.10
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Hz. MEVLANA'nın GÜZEL SÖZLERİ (devam)
• Arslanın boynunda zincir bile olsa, bütün zincir yapanlara beydir arslan.
• Zıddı meydana çıkaran, onun zıddı olan şeydir. Bal, sirkeyle belirir.
• Kasırga pek çok ağaçlar yıkar fakat yeşermiş bir ota ihsanlarda bulunur.
• Dostların ziyaretine eli boş gelmek, değirmene buğdaysız gitmektir.
• Herkes güneşi görebilseydi, güneşin ışıklarına delalet eden yıldızlara ne ihtiyaç vardı?
• Hiç köpeğin havlaması, ayın kulağına değer mi? • Huzurunda bulunmayanlara bile böyle elbiseler, böyle yiyecekler verirse, kim bilir konuğun önüne ne nimetler koyar.
• Hıristiyanların bilgisizliğine bak ki, asılmış Tanrı'dan medet umuyorlar.
• Resim, ressama, beni kusurlu yaptın diye söz mü söyleyebilir?
• İnsanoğlu, dilinin altında gizlidir. Dil, can kapısının perdesidir. Yel, perdeyi kaldırdı mı ne var, belirir bize.
• Sen de sağ eline bir sopa aldın ama senin elin nerede, Musa'nın eli nerede
• Akıllı birisinden gelen cefa, bilgisizlerin vefasından iyidir.
• Kara odun ateşe eş oldu mu, karalığı gider, tümden ışık kesilir.
• Tahta içinde yaşayan kurt, o tahtanın fidan olduğu vakit ki halini bilir mi hiç?
• Madem ki hırsızsın, bari o güzelim inciyi çal, madem ki gebe kalıyorsun, bari yüce bir çocuğa gebe kal.
• Tanrı yüzünü çirkin yaratmışsa, kendine gel de, hem çirkin yüzlü hem çirkin huylu olma bari.
• Aynada bir şekil görürsün hani, senin şeklindir o, aynanın değil.
• Satrançta piyon yola çıkar da, sonunda yüce vezir olur.
• Kibir kokusu, hırs kokusu, tamah kokusu, söz söylerken soğan gibi kokar.
• Sonsuzun iki yanı da yoktur, ortası nasıl olabilir?
• Dosttan, yakınlardan gelen bir cefa, düşmanın üçyüzbin cefasına bedeldir.
* Bal yiyen arısından gocunmaz.
• Güneşin ışığı pisliğe vursa bile pislenmez, ışıktır o.
• Başın ırmağın suyuna daldı mı, suyun rengini nasıl görebilirsin?
• Davud'un elinde mum oluyor, senin elindeyse mum, demire dönüyor.
• Sabır, insanı maksadına en tez ulaştıran kılavuzdur.
• Yılan yumurtası da serçe yumurtasına benzer ama aralarında ne kadar fark var.
• Bilginin, iki kanadı vardır, şüphenin tek.
• İkiyüz batman bala, bir okka sirke döksen, balın içinde erir, gider. Balı tattın mı sirkenin tadını bulamazsın fakat tartarsan bir okka fazla gelir. Demek ki sirke, hem yok olmuştur, hem vardır.
• Bir kuyudan her gün toprak çeker, her gün orayı kazar, eşersen, sonunda arı duru suya ulaşırsın.
• Denizden bile yerine su koymadan devamlı su alsan, bu işin denizleri çöle çevirir.
• Sen, yerdeki yeşillik gibisin, ayağın bağlı. Bir yel esti mi, tam inanca ulaşmadan başını sallarsın.
• Oltandaki et lokması, balık avlamak içindir. Öyle lokma ne bağıştır ne cömertlik.
• Sözün eğri olsa da, anlamı doğru bulunsa, sözdeki o eğrilik, Tanrı'ya makbuldür.
• İçen akıllıysa, aklının parlaklığı daha da artar, fakat kötü huyluysa daha beter olur. Ama halkın çoğu kötü olduğundan, beğenilmez huylara sahip bulunduğundan, içki herkese haram edilmiştir.
• Eşeğin ardını öpmekte bir tat, tuz yoktur. Faydasız yere, sakalını, bıyığını kokutur.
• Pirlik, saçın sakalın ağarması ile elde edilmez. İblisten daha ihtiyar kim var?
• Tavus kuşu gibi sadece kanadını görme, ayağını da gör.
• Pirenin ısırışından meydana gelen yanış, seni yılan soktu mu yok olur gider.
• Öküz, ansızın Bağdat'a gelir, şehri bir baştan öte gezip, dolaşır. Bütün o zevki, hoşluğu, tadı, tuzu görmez de göre göre karpuz kabuğunu görür.
• Hani bir hayvan vardır, porsuktur adı. Dayak yedikçe semirir, büyür, köteği yedikçe daha iyileşir, sopa vuruldukça semirir, insan da gerçekte porsuktur, çünkü o da dert, mihnet sopasıyla büyür, semizleşir.
• Uçan kuş, yeryüzünde kalsa tasalanır, derde düşse ağlayıp inlemeye koyulur. Fakat ev kuşu, kümes hayvanı, yeryüzünde sevinçle yürür, yem toplar, neşeyle koşar durur.
• Hoş, güzel ömür, yakınlık aleminde can beslemektir. Kuzgunun ömrü ise fışkı yemeye yarar.
• Kuru duayı bırak, ağaç isteyen tohum eker.
• İnciyi sedefin içinde ara, hüneri de sanat ehlinden iste.
• İnsan bir ağaca benzer, kökü, ahdinde durmaktır.
• Susmakla canın özü, yüzlerce gelişmeye ulaşır. Ama söz, dile geldi mi, öz harcanır.
• Hiç ay, yeryüzünde ev sahibi olur mu?
• Hırs, çirkinlikleri bile güzel gösterir.
• Padişahın adamlarından biri, zindanın burcunu yıksa, zindancının gönlü bu yüzden kırılır mı hiç?
• Hiçbir şeyden haberi olmayan cansızlardan, gelişip boy atan bitkiye, bitkiden yaşayış, derde uğrayış varlığına, sonra güzelim akıl, fikir, ayırt ediş varlığına geldin.
• Demirciliği bilmiyorsan, demirci ocağından geçerken sakalın da yanar, saçın da.
• Taş, taşlıktan çıkıp yok olmadıkça, mücevher olup yüzüğe takılır mı hiç?
• Eğri ayağın gölgesi de eğridir.
• Tam inanç aynası kesilen kişi, kendini görse bile, Tanrı'yı görmüş olur.
• Bilgiye ulaştı mı ayak, kanat olur.
• Göz olgunlaştı mı, temeli, özü görür. Ama kişi şaşı oldu mu parça buçuğu görür ancak.
• Sınama, deneme yolunda bilgi, tam inançtan aşağıdır, zindansa yukarı.
• Can, doğan kuşuna benzer, beden ona bir tuzak
GÜZEL SÖZLERE burada son veriyorum.
MEVLANA DEVAM EDİYOR.
Mustafa Mumcu, 19. 07. 2007 / 03:00
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52461
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52472
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52515
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52612
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Mevlana'nın söylediği ve günümüze kadar insanlığa ışık tutan sözlerinden bazıları:
• Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
* Aşk altın değildir, saklanmaz. Aşıkın bütün sırları meydandadır.
* Yeşillerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe geçici, fakat akıllardan meydana gelen gül bahçesi hep yeşil ve güzeldir.
* Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
* Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki.
* Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?
* İsa'nın eşeğinden şeker esirgenmez ama eşek yaratılışı bakımından otu beğenir.
* Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır.
* Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir, helvadır.
* Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?
* Pisler, pisliklerini yapar ama sular da temizlemeye çalışır.
* Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.
* Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş üflemekle söner?
* Tövbe bineği, şaşılacak bir binektir. Bir solukta aşağılık dünyadan göğe sıçrayıverir.
* O beden testisi ab-ı hayatla dopdolu, bu beden testisi ise ölüm zehiri ile. İçindekine bakarsan padişahsın, kabına bakarsan yolu yitirdin.
* Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü, inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü.
* Kim daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur. Kıskançlık ateşten meydana gelir.
* Irmak suyunu tümden içmenin imkânı yok ama susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkânı yok.
* Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin. Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.
* Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler.
* Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir. Zaten o eşek, inciyle denizin varlığından da şüphe eder.
* Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.
* Ayın, geceye sabretmesi, onu apaydın eder. Gülün, dikene sabretmesi, güle güzel bir koku verir. Arslanın, sabredip pislik içinde beklemesi, onu deve yavrusu ile doyurur.
* Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur.
• Sarhoş, cinayeti yapar da sonra "özrüm vardı, kendimde değildim" der. Kendinde olmayış, kendiliğinden gelmedi sana, onu sen çağırdın.
• İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir. İnsanın gözü neyi görüyorsa, değeri o kadardır.
• Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz. Suyu başına döksen, başı kırılmaz. Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan, toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.
• Yoldaki bir tepecik seni bunaltmış, oysa önünde yüzlerce dağ var
• Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır.
• Adalet nedir? Her şeyi yerine koymak. Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak, başka yere koymak.
• Hiçbir kafire hor gözle bakmayın. Müslüman olarak ölmesi umulur çünkü.
• Şu deredeki su, kaç kere değişti, yıldızların akisleri hep yerinde.
• Yol kesenler olmadıkça, lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça, sabırlılar, gerçek erler, yoksulları doyuranlar nasıl belirir, anlaşılır?
• Alışan güvercin sallanan kamıştan kaçar mı hiç? O kamıştan göklere uçan yere alışmamış olan güvercin ürker, kaçar. • Mal, sadakalar vermekle hiç eksilmez. Hayırlarda bulunmak,malı yitmekten korur.
• Ağlayışın, feryat edişin bir sesi, sureti vardır. Zararınsa sureti yoktur. Zararda insan elini dişler ama zararın eli yoktur.
• Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür. Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür,karşılığını bulma günüdür.
• Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir. Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.
• Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?
• Bülbüllerin güzel sesleri beğenilir de bu yüzden kafes çeker onları. Ama kuzgunla baykuşu kim kor kafese?
• Çayırlıktan, çimenlikten esip gelen yel, külhandan gelen yelden ayırt edilir.
• Gerçek kokusuyla, ahmağı kandıran yalan sözün kokusu, miskle sarımsak kokusu gibi, söz söyleyenin soluğundan anlaşılır.
• Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.
• Ahlaksızların bağırışıyla, yürekli yiğitlerin naraları, tilkiyle arslanın sesi gibi meydandadır.
• Doğan, avdan av getirir, fakat kendi kanadıyla uçar da avlanır. Padişah da bu yüzden onu keklikle, çil kuşuyla besler.
• Dil, tencerenin kapağına benzer. Kıpırdadı da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlarsın.
• Sözle anlatılan şey, yalan bile olsa, kokusu, gerçek olduğunu da haber verir, yalan olduğunu da.
• Canım bedenimde oldukça, kulum, köleyim, seçilmiş Muhammet'in yolunun toprağıyım. Birisi sözlerimden bundan başka söz naklederse, o kişiden de bezmişim ben, o sözden de.
• Sevgiden, tortulu bulanık sular arı-duru bir hale gelir. Sevgiden, dertler şifa bulur. Sevgiden, ölüler dirilir. Sevgiden, padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi neticesidir.
• Mumundur karanlık veren sana. Anlatırdım bunu ama, gönlünün beli kırılıverir. Gönül şişesini kırarsan artık, yaşamak fayda vermez.
• Rüşvet alan para pul padişahı değiliz. Paramparça olmuş gönül hırkalarını diker, yamarız biz.
• Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de.
• İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu âlem yok değildir. Görememek ayıbı, göstermemek kusuru, uğursuz nefsin parmağına ait işte.
> DEVAMI VAR
Mustafa Mumcu 19. 07. 2007 / 01:20
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52461
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52472
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52515
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52612
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Mevlana'nın söylediği ve günümüze kadar insanlığa ışık tutan sözlerinden bazıları:
• Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
* Aşk altın değildir, saklanmaz. Aşıkın bütün sırları meydandadır.
* Yeşillerden, çiçeklerden meydana gelen bahçe geçici, fakat akıllardan meydana gelen gül bahçesi hep yeşil ve güzeldir.
* Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
* Aşk, davaya benzer, cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın ki.
* Sen diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı hiç?
* İsa'nın eşeğinden şeker esirgenmez ama eşek yaratılışı bakımından otu beğenir.
* Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır.
* Leş, bize göre rezildir ama, domuza, köpeğe şekerdir, helvadır.
* Kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?
* Pisler, pisliklerini yapar ama sular da temizlemeye çalışır.
* Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.
* Nasıl olur da deniz, köpeğin ağzından pislenir, nasıl olur da güneş üflemekle söner?
* Tövbe bineği, şaşılacak bir binektir. Bir solukta aşağılık dünyadan göğe sıçrayıverir.
* O beden testisi ab-ı hayatla dopdolu, bu beden testisi ise ölüm zehiri ile. İçindekine bakarsan padişahsın, kabına bakarsan yolu yitirdin.
* Korkunç bir kurban bayramı olan kıyamet günü, inananlara bayram günüdür, öküzlere ölüm günü.
* Kim daha güzelse kıskançlığı daha fazla olur. Kıskançlık ateşten meydana gelir.
* Irmak suyunu tümden içmenin imkânı yok ama susuzluğu giderecek kadar içmemenin de imkânı yok.
* Gürzü kendine vur. Benliğini, varlığımı kır gitsin. Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.
* Ey altın sırmalarla süslü elbiseler giymeye, kemer takmaya alışmış kişi. Sonunda sana da dikişsiz elbiseyi giydirecekler.
* Eşeğe, katır boncuğuyla inci birdir. Zaten o eşek, inciyle denizin varlığından da şüphe eder.
* Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.
* Ayın, geceye sabretmesi, onu apaydın eder. Gülün, dikene sabretmesi, güle güzel bir koku verir. Arslanın, sabredip pislik içinde beklemesi, onu deve yavrusu ile doyurur.
* Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur.
• Sarhoş, cinayeti yapar da sonra "özrüm vardı, kendimde değildim" der. Kendinde olmayış, kendiliğinden gelmedi sana, onu sen çağırdın.
• İnsan gözdür, görüştür, gerisi ettir. İnsanın gözü neyi görüyorsa, değeri o kadardır.
• Birinin başına toprak saçsan başı yarılmaz. Suyu başına döksen, başı kırılmaz. Toprakla, suyla baş yarmak istiyorsan, toprağı suya karıştırıp kerpiç yapman gerek.
• Yoldaki bir tepecik seni bunaltmış, oysa önünde yüzlerce dağ var
• Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır.
• Adalet nedir? Her şeyi yerine koymak. Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak, başka yere koymak.
• Hiçbir kafire hor gözle bakmayın. Müslüman olarak ölmesi umulur çünkü.
• Şu deredeki su, kaç kere değişti, yıldızların akisleri hep yerinde.
• Yol kesenler olmadıkça, lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça, sabırlılar, gerçek erler, yoksulları doyuranlar nasıl belirir, anlaşılır?
• Alışan güvercin sallanan kamıştan kaçar mı hiç? O kamıştan göklere uçan yere alışmamış olan güvercin ürker, kaçar. • Mal, sadakalar vermekle hiç eksilmez. Hayırlarda bulunmak,malı yitmekten korur.
• Ağlayışın, feryat edişin bir sesi, sureti vardır. Zararınsa sureti yoktur. Zararda insan elini dişler ama zararın eli yoktur.
• Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür. Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür,karşılığını bulma günüdür.
• Bilgi, sınırı olmayan bir denizdir. Bilgi dileyense denizlere dalan bir dalgıçtır.
• Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?
• Bülbüllerin güzel sesleri beğenilir de bu yüzden kafes çeker onları. Ama kuzgunla baykuşu kim kor kafese?
• Çayırlıktan, çimenlikten esip gelen yel, külhandan gelen yelden ayırt edilir.
• Gerçek kokusuyla, ahmağı kandıran yalan sözün kokusu, miskle sarımsak kokusu gibi, söz söyleyenin soluğundan anlaşılır.
• Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.
• Ahlaksızların bağırışıyla, yürekli yiğitlerin naraları, tilkiyle arslanın sesi gibi meydandadır.
• Doğan, avdan av getirir, fakat kendi kanadıyla uçar da avlanır. Padişah da bu yüzden onu keklikle, çil kuşuyla besler.
• Dil, tencerenin kapağına benzer. Kıpırdadı da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlarsın.
• Sözle anlatılan şey, yalan bile olsa, kokusu, gerçek olduğunu da haber verir, yalan olduğunu da.
• Canım bedenimde oldukça, kulum, köleyim, seçilmiş Muhammet'in yolunun toprağıyım. Birisi sözlerimden bundan başka söz naklederse, o kişiden de bezmişim ben, o sözden de.
• Sevgiden, tortulu bulanık sular arı-duru bir hale gelir. Sevgiden, dertler şifa bulur. Sevgiden, ölüler dirilir. Sevgiden, padişahlar kul olur. Bu sevgi de bilgi neticesidir.
• Mumundur karanlık veren sana. Anlatırdım bunu ama, gönlünün beli kırılıverir. Gönül şişesini kırarsan artık, yaşamak fayda vermez.
• Rüşvet alan para pul padişahı değiliz. Paramparça olmuş gönül hırkalarını diker, yamarız biz.
• Aşıkların gönüllerinin yanışıyla gözyaşları olmasaydı, dünyada su da olmazdı, ateş de.
• İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan? Sen göremiyorsun diye bu âlem yok değildir. Görememek ayıbı, göstermemek kusuru, uğursuz nefsin parmağına ait işte.
> DEVAMI VAR
Mustafa Mumcu 19. 07. 2007 / 01:20
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52461
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52472
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52515
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=52612
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı