![]()
![]()
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
DİSKOTEK GARSONLUĞUM
İki yıldan fazla bir zaman Münih Hava Alanı'nda garsonluk yaptıktan sonra işi bıraktım. 1973 petrol krizinde iflas ederek kapatma zorunda kaldığım diskoteğimin bazı borçları da vardı tabii. Alacaklılar izimi bulmuşlar, maaşıma haciz koydurmuşlardı.
Bu durum restoranın işletmecisi Herr Lehmeyer'i de rahatsız ediyordu. Bana bir gün, ''Böyle borçlu elemanlarla çalışmak beni huzursuz ediyor, kendinize başka bir iş bulun!'' dedi. Bu yaklaşıma biraz üzüldüm tabii. ''-Çıkışımı verin, çıkayım!'' dedim. Tazminat filan ödememek için çıkış veremeyeceğini, kendi rızamla çıkmamı istedi. Ben de bir ay parasız izin alarak, İtalya tatilimde Rimini'de tanıdığım güzel Norveç'liyi ziyaret etmek için Norveç'in başşehri Oslo'ya gitmek istediğimi, Norveç dönüşü iki ay daha çalışıp işi bırakacağımı söyledim. Patron, benden kurtulmak istiyordu. Teklifime olumlu yanıt verdi. Norveç seyahatim için de 2 bin DM para koydu yan cebime.
Almanya'da işçi hakları çok güzel korunuyor. Öyle bizdeki gibi, kağıt üzerinde 8 saat ama aslında 10-14 saat işçi çalıştırmak mümkün değil. Kafanıza estiği zaman da işçiyi kovamazsınız. Kovarsanız tazminatını da ödersiniz.
Norveç'ten döndükten sonra iki ay daha çalıştım hava alanı restoranında. Günümü gün ederek, bol bol şakalar yaparak. Nasıl olsa yolcuyum. Beni işten kovacak değiller ya, kovulmuşum kovulacağım kadar.
TUZLUKLARA NİYE PİRİNÇ KOYMUŞLAR?
Bir gün ön bölümdeki tüm masaların tuzlarını doldurma görevim vardı. Bu tuzlukların hepsinin içinde pirinç tanecikleri görmek beni kızdırdı. Tuzluğun içinde pirincin ne işi vardı? Tüm tuzlukları boşalttım ve yeniden doldurdum. Pirinçsiz tabii.
Ertesi gün başgarson bana niçin pirinçleri boşalttığımı sorduğunda, cevap veremedim. Meğer tuzun nemlenmesini önlemek için biraz pirinç konuyormuş tuzluğa. Bir şey daha öğrenmiştim. Hayatım boyunca hep bir şeyler öğrendim. Hem de zevkle, istekle. Ama şimdi o öğrendiklerimin, hemen hiç birini tatbik edemeyen, gayet pasif ve pısırık bir yaşantım var. İnsan bazen öğrendiklerini kimseye öğretemeyince, layık olduğu hayatı yaşayamayınca kahroluyor ya, ben de öyleyim işte.
TUZLUK KAPAKLARINI GEVŞETTİM
Bu tuzluklardaki pirinçleri boşaltmam, diğer arkadaşların hoşuna gitmişti. Beni gördükçe gülmeye başladılar. Onların gülmelerine vesile olduğum için mutluluk duyuyor, ben de gülüyordum. Daha fazla gülmeleri için bir plan oluşturdum kafamda ve hemen tatbik ettim. Tuzlukların kapaklarını gevşeterek, kullanırken açılacak hale getirdim. Bu işi yaparken de kimsenin beni görmemesine dikkat ettim. Gitmeden önce arkadaşlara bir kıyağım olsun istedim. Gülsünler biraz daha.
Bu insanlar her zaman gülmeyi beceremiyorlar. Teker teker şikayete geldiler bana. Hem de kızarak. Müşterileri çorbalarına, yemeklerine tuz dökmek istediklerinde kapak açılmış ve birkaç garson arkadaş, yeniden yemek getirme zorunda kalmış. Tabii kızılacak durum. Ben gülmelerini isterken kızdırmıştım arkadaşlarımı. Hemen özür dileyerek tüm kapakları sıkıştırdım.
YALAKALAR HEP ÜZDÜLER BENİ
Bir yalaka da bu durumu başgarsona bildirmiş. O da durur mu, hemen patrona yetiştirmiş. Huzuruna çağırıldım Herr Lehmeyer'in. Hemen söze başladı,
- Ne zaman işi bırakıyorsunuz?
- Bir ay sonra.
- Tamam, gidebilirsiniz.
Bu kadar kısa bir konuşma olacağını tahmin etmemiştim. Adam, bir ay daha tahammül edecekti bana.
DİSKOTEKTE ÇALIŞMAYA BAŞLIYORUM
O görüşmeden on gün sonra Münih şehir merkezinde, CIN CIN isimli bir diskotekte garson olarak çalışmaya başladım. Herr Lehmeyer benim erken gidişime sevindi ve tam maaşımı ödedi. Allah razı olsun!
Diskotek garsonluğu biraz daha farklı tabii. 1971-73 yıllarında kendi diskoteğim olduğu için pek yabancılık çekmedim. Cıvıl cıvıl kızlar. Bunlarla flört etmek çok zevk veriyor. Garsonların da en güzel kızlarla flört etme şansı var. Yalnız biraz hoşgörülü olacaksın. Kızları sahiplenmeyeceksin. Neticede onlar garsonları tavlamak için gelmiyorlar diskoteğe. Eğlenmek, arkadaşlıklar edinmek, macera yaşamak için geliyorlar. Garsonlarla sadece macera yaşayabiliyorlar. Seks macerası tabii.
Ertesi akşam başka bir diskoteğe veya eğlenceye gitmek istese, garsonlar gelemez. Zira her akşam çalışıyor. Bu yüzden genç kızlar garsonlarla ciddi ilişkilere girmekten çekinirler.
Türkiye'deki durumu pek bilmiyorum. Zira DAMSIZ GİRİLMEZ, gibi, bağnaz ve ilkel bir sistem var. İlle yanında dam olacak. Sanki erkekler bina da yağmurdan korunmak için damları olmalı. Yanında refakatçi bayan olmayan erkekler potansiyel kavgacı olarak algılanıyor. Bu sebepten pek gece hayatım yok. Zaten yaşım da ilerledi. Üstelik işlerim bozuldu ve ekonomik durumum iyi değil. Ama gördüğüm kadarıyla garsonların çoğu kendileriyle flört eden kızları sahipleniyorlar ve müşterinin o kızlarla flört etme imkanını kısıtlıyorlar.
Almanya'dan 2000 yılı yazında İzmir'e gelen arkadaşım CHRISTOPH ile Kuşadasına gitmiştik. Barlar sokağında müzikli bir lokale girmek istedik. DAMSIZ GİRİLMEZ diye almadılar bizi. Christoph'a bunu açıklamakta zorlanmıştım. Turistik yörelerde bile yanındaki turist de olsa, kız olmayınca müzikli bir lokale almamaları komik bir anlayış.
CIN CIN'in anlamını bilmeyenler vardır belki. ŞEREFE gibi bir şey. İtalyanlar kadeh tokuştururken CIN CIN diyorlar. Bu diskoteğe de çok İtalyan genci geliyordu. Bu İtalyan gençleri çok çapkın. Daha içeri girer girmez bir Alman kızı kapıp dans etmeye başlıyorlar. İçki filan ısmarladıkları yok. 10-15 dakika dans ediyorlar kızla. Bu arada fısıldaşarak iş bitirmeye çalışıyorlar. Netice alamazlarsa hemen dansı yarıda bırakıp başka bir kıza dalıyorlar. İçki siparişi almak için peşlerinden koşmak lazım.
Yine böyle bir İtalyan müşterinin davranışını eleştirirken iş uzadı ve münakaşaya dönüştü. Oğlan ''Erkeksen çık dışarı, dışarıda konuşalım!'' dedi. Eee... erkeğim ya... öyleyse çıkayım bari... İnsanlar daha önceki tecrübelerinden bir şeyler öğrenip ders almazlarsa, hayatları boyunca yeni tecrübeler edinirler ve bu tecrübeler de bir işlerine yaramaz. Öldüklerinde tecrübe sahibi biri olarak ne şekilde karşılanırlar öbür tarafta bilemem. Belki bir faydası olur.
İki yıl önce, Berchtesgaden'de çalıştığım Amerikan otelinde de aynı olayla karşılaşmamış mıydım? Üç Amerikalı asker lobide gürültü etmişler, ben de resepsiyon görevlisi olarak onları ikaz etmiştim. Konu uzamış ve davetlerini kabul edip dışarı çıktığımda üçünün birden saldırısına uğramamış mıydım? Evet de bunlar o an aklıma gelmedi işte. Belki de ben tecrübelerimden ders almaktan hoşlanmıyor, hep yeni tecrübeler edinmek istiyordum. Bu tecrübeleri biriktirip ileride TECRÜBE TURŞUCUSU isimli bir dükkan açabilirdim.
Neyse, çıktım dışarı. Kapıda da ızbandut gibi bir görevlimiz vardı. MENEKE diyorduk biz ona, Berlin'li olduğu için. O da sıkıştığı zaman kapı kenarındaki düğmeye basıyor ve içeriye ışıkla sinyal veriyordu. Bunun üzerine tüm garsonlar ona yardıma gidiyorduk. ''Bu adam benim dayak yememe seyirci kalmaz'' diye düşündüm. Ama yanılmışım. Bunu da kapıya çıkar çıkmaz İtalyanların grup halinde üzerime saldırmaları ve Meneke'nin seyretmesi sonunda anladım. Biraz geç kalmıştım anlamakta. Ama olsun, tecrübelerime bir yenisini daha katmıştım.
Kimseye güvenerek pehlivanlık yapmayacaksın. Pehlivan kendi gücüne güvenir.
Ben bu diskotekte pek fazla bahşiş alamıyordum. Hava alanındaki gibi müşterilere kazık atma şansı da yoktu. Çünkü aynı müşteriler hemen her hafta sonu geliyordu. Her gün gelenler de vardı. Bu adamlara bir kere kazık atsan, ikincisinde yakayı ele verirsin. Zaten fiyatları ezbere biliyorlar. Ara sıra yabancı müşteriler geliyor da onlarla oyalanıyorduk.
Herbert isimli, yaşça hepimizi sollayan bir garson vardı. Bu adam herkesle samimi olmadan devamlı işini yapıyor, çok konuşmuyordu. Ben kısa zamanda kendisiyle dostluğu ilerlettim. Ne de olsa tecrübeli garson. Müşterileri nasıl kazıkladığını sordum. Hiç nazlanmadan anlattı. Çoğu kez bilhassa genç kızlara, Bacardi-Cola, Gin-Tonic, Vodka-Bitter Lemon servisi yaparken sadece Cola, Tonic water, Bitter Lemon ve bol buz koyuyormuş bardağa. Birkaç dilim de limon koyunca genç kızlar, dans etmenin ve flörtün sarhoşluğuyla bardağın içinde alkollü içki olmadığını farketmiyormuş. Tabii hesabı öderken alkollü içkiyi de ödüyorlar. Ayrıca Cola ile karıştırdığı içkileri duble yazıyor ama 2 cl yani tek olarak koyuyormuş.
Ben bu yukarıdaki sahtekarlıkların bazılarını tatbik ettim ama Herbert kadar seri ve başarılı olamadım. Ama bir tavsiyesi vardı ki, gülmeye değer. Onu da bir kere tatbik edebildim. Kapanışa az kala içkinin tesiriyle uyuklamaya başlayan müşterilerden iki kere hesap alıyormuş. Bunu hemen tatbik ettim ve netice aldım. Ama çok sıkıntılı bir iş olduğu için bir daha yapmadım.
UYUKLAYAN MÜŞTERİDEN ÇİFT HESAP ALMA
O akşam diskoteğin kapanmasına 20 dakika kala uyuklayan bir müşteri gördüm. Roman asıllı bir müşteriydi. Romanlar tıpkı Türkiye'de olduğu gibi Almanya'da da alkollü içkileri seviyorlar. Ama orada kazançları da iyi, hepsinin altlarında Mercedesleri var. Bizim Romanların çoğu gibi ilkel yaşamıyorlar. Neyse müşteriyi uyandırarak hesabı almak istediğimi belirttim. Uyurken yakalanmanın mahcubiyeti ile hemen ödedi, beş mark da bahşiş verdi. Ben devamlı bu müşteriyi gözlüyorum. Tekrar uyuklasa da ikinci defa hesabı istesem diye. ''Ben ödemiştim.'' derse ne çıkar. ''Kusura bakma, karıştırdım.'' der çıkarım işin içinden. Bu düşüncelerle yanaştım adama, ''-FEIERABEND! Darf ich kassieren bitte?'' ''-KAPATIYORUZ! Hesabı alabilir miyim, lütfen?'' dedim. Adam hiç itiraz etmeden cüzdanını çıkardı ve söylediğim meblağı ödedi. Bu sefer bahşiş vermedi. Bu beni biraz üzdü ama belli etmedim.
Yaptığım işin anlaşılmasından çekindiğim için bu adama görünmemeye dikkat ediyordum. Beni görmesin ki, çağrışım yapmasın. Belki iki defa ödediğini anlar.
Korktuğum başıma geldi. Adam mümkün olan en yüksek sesiyle, sesleniyor: ''-Herr Ober! Herr Ober!'' ''-Garson Bey! Garson Bey!'' Kurtuluş yok, mecburen yanına gittim. Ayağa kalkmış ve cüzdanı elinde bekliyor. ''-Buyrun!'' dedim, titrek ve kendinden emin olmayan bir sesle. Yakalanmıştım. Özür dileyip, VALLA BİLA YANLIŞLIK OLMUŞ, BEN YAPMADIM filan diye saçmalayıp parayı geri vermeyi düşünüyordum ki, adamın sesi rahatlattı beni: ''-Ich möchte zahlen! Ich muss gehen.'' ''Hesabı ödemek istiyorum.! Gitmem lazım.''
Üçüncü defa hesabı ödeyen bu sempatik müşteriyi kapıya kadar uğurladım. Giderken de ''Yine beklerim!'' dedim. Ama bir daha görmedim kendisini. Belki de ayılınca, cüzdanındaki paraların çok fazla miktarda eksildiğini gördü ve pahalı bir diskotek olduğunu düşünerek uğramadı bir daha.
MUSTAFA MUMCU 23. 08. 2004
GARSON
Darılmasınlar ama garsonların büyük bir bölümü müşteriyi kazıklama hevesindedir. Bu yüzden herkese, hesabı öderken pusulayı iyice kontrol etmelerini önererek başlıyorum hikayeye.
1973 yılında, dünyada baş gösteren büyük petrol krizi esnasında Burghausen'deki Weinstube-Diskotek olarak işlettiğim lokalimi kapama zorunda kalmıştım.
Türkiye'ye temelli döndüm. Niyetim bir daha Almanya'ya geri dönmemekti. Ama olmadı. Geri dönüş kapısını açık bırakmıştım. İzmir'de aradığımı bulamayınca tekrar, ver elini Almanya.
Dönüşümden kısa bir süre sonra Münih Hava alanındaki büyük restoranda garson olarak işe başladım. Oldukça zevkli bir işti. Çeşitli ülkelerden insanlarla tanışmak beni mutlu ediyordu. Bu arada ingilizcemi de ilerletmiş olduğum için, restoranın içinde müşterilerin bir kısmıyla ingilizce, bir kısmıyla almanca, hatta bir kısmıyla da türkçe konuşmam çok kimsenin dikkatini çekiyordu.
Hayatı pozitif yönleriyle algılayan ve bunu etrafına yayan bir yapıda olduğumdan diğer garsonlar tarafından da seviliyordum.
Hava alanı lokantası olduğu için, genellikle devamlı müşterisi yoktu. Hep değişik insanlar gelirdi. Kazıklanmaya müsait yani. Neden mi? Fazla ödediklerini farkettikleri an Münih'i terketmiş oluyorlar. Tekrar bir uçağa atlayıp geri dönecek değiller ya.
Ben garsonlukta pek usta birisi olmadığım için, müşterilere kazık atmayı filan düşünmüyorum. Bir de babamın otoriter, dini eğitiminin etkisi altındayım. Hemen her şeyin günah olduğu kavramı var kafamda. Uslu uslu çalışıyorum. Müşterilere karşı da gayet kibar ve saygılıyım. Ama pek iyi bahşiş alamıyorum. Müşteri nasıl olsa bir daha aynı restorana gelmeyeceğini düşünerek, bahşiş vermede pek cömert davranmıyor. Sık sık gelindiği bir restoranda, garson tarafından daha iyi muamele görmek için bahşiş veriliyor. Ama havaalanı restoranlarında durum farklıymış. Ben de bilmiyordum, öğrendim.
Bırakın bahşiş almayı, her akşam başgarsona hesap verirken 25-30 mark da açık veriyorum. Bereket versin üç beş kuruş param var da çaktırmadan cepten ödeyebiliyorum. Ama bu açık çıkmalar beni oldukça üzmeye başladı. Müşteriye fazla para vermem filan söz konusu değil. Yanlış hesap yapmam da imkansız. Her şeyi teker teker kontrol ediyorum.
IWO HEM BENİ KAZIKLIYORDU HEM DE MÜŞTERİLERİ
Mutfakta çalışan Kamil isimli bir Türk aşçı vardı. Bir gün
- Mustafa, senin kasa numaran 17 değil mi? diye sordu.
- Evet, dedim.
- Bu İtalyan garson var ya, IWO, biraz önce 17 marklık bir fiş getirdi ve bonfile siparişi verdi. Onun kasa numarası 18 ama 17 numaralı fişle verdi siparişini, yani senin kasa anahtarını kullanarak fiş almış, diye devam etti sözüne.
Vay namussuz İwo vay. Hem müşterileri kazıklıyor hem de beni. Ben de namuslu olacağım, para kazanacağım diye uğraşıyorum.
Garsonların fiş aldıkları bir kasa var. Hepimiz de ayrı numaralı kasa anahtarlarına sahibiz. Fiş almak için önce anahtarı kasaya sokuyoruz ve meblağı yazdıktan sonra anahtarımızın üzerine basarak fişin basılı olarak gelmesini bekliyoruz. Akşamları da ne kadar hasılat yaptığımız tespit ediliyor. Bütün gün müşterilerden aldığımız paraları akşam başgarsona teslim ediyoruz. Bahşişler bize kalıyor. Ay sonunda da herkes yaptığı hasılatın çokluğuna uygun olarak maaş alıyor.
İŞ ARKADAŞIMIN BENİ KAZIKLAYACAĞINI DÜŞÜNEMEDİM
Ben arkadaşımın bana kazık atacağını düşünemediğim için, anahtarımı kasanın üzerinde bırakıyorum. İwo da bırakıyordu. O, yem olarak anahtarını kasada bırakıyormuş, ben de sazan balığı gibi atlamışım bu yeme. Türk aşçıya, olayı anladığımı, İwo'ya söylememesini rica ettim. Bu sefer ben kasa anahtarımı kasada bırakmıyorum ama İwo bırakıyor. Uyanamadı. Ben onun anahtarla her gün 30-40 marklık bir sipariş veriyorum. Kamil de olayı bildiği için İwo'ya bildirmiyor. İwo akşamları kıvranıyor. Kafasını kaldırmadan defalarca hesap ediyor. Doğum sancısı çeken, dokuz aylık hamile bir kadın gibi kıvranıyor. Ben onu uzaktan izliyor ve içimden gülüyorum.
İwo akıllı ya... Kimsenin kendisinden daha akıllı olabileceğini düşünmüyor. Saçları da uzun ve dağınık. Biraz dikkat etmese gözlerini kapatıyor. Bu sebepten de devamlı kafasını silkeleyerek saçlarının gözlerini kapamamasını temin ediyor. Bu davranışı bile onu sevimli bir üç kağıtçı durumuna sokuyor.
Ben onu gördükçe zevkten birkaç köşe oluyorum. Üç gün devam etti bu olay. Ben her akşam 50-60 mark bahşişle kapatıyorum hesabı. İwo cepten yiyor.
Üçüncü gün kendisine olayı anlattım ve bundan sonra anahtarını kasada bırakmamasını söyledim. Onun anahtarıyla aldığım fişlerin parasını filan ödemedim tabii. İwo da üstelemedi. Hatasını biliyordu.
- Gel seninle bir anlaşma yapalım. İkimiz de iyi birer dost olup, birbirimize kazık atmayalım. Senden bir isteğim olacak; müşterileri nasıl kazıkladığını bana da anlatmanı rica ediyorum.
Bu sözleri ben söylüyorum İwo'ya, o da kabul ediyor tokalaşıyoruz ve o akşamdan itibaren iki candan arkadaş oluyoruz. İwo bana birçok kazıklama metodu anlattı. Ama ben bir türlü başlayamıyorum.
ADAM KOLUNU PALTOSUNDAN DIŞARI ÇIKARAMADI
Bir gün, bir alman arkadaş grubuna servis yaptım. Hesap 99.50 DM tuttu. Hesabı ödeyen şahıs 100 mark verdi ve ''üstü kalsın!'' dedi. 50 Pfennig bahşiş yani. Normalinde 5-10 DM bahşiş verilmesi gerekirdi. Ben, bir de adamın paltosunu tutarak giyinmesine yardımcı oluyorum. Kolunun astarı yırtıkmış. Öyle beceriksizce tutmuşum ki paltoyu, kol dışarı çıkmıyor. Adam kolunu aramaya başladı. Yırtık yerden, astarın içine girmiş, dışarı çıkmıyor. Beni bir gülme krizi tuttu ki sormayın. Bağıra bağıra gülüyorum. Zaten bahşişin azlığına gıcık olmuştum. Adamın bu hali çok hoşuma gitti.
Kızgın bir şekilde paltoyu giymekten vazgeçerek kolunu kurtardı. Paltosu koltuğunun altında, söylene söylene gitti. Diğer arkadaşları da gülüyorlardı.
O günden sonra her müşteriyi seçmeye başladım. Öyle uyduruk müşterilere masa vermedim. Çoluk çocuğuyla uçak seyretmek için havaalanı restoranına gelen müşteriler genelde birer fincan kahve, çay içip gidiyorlardı. Onları gözlerinden tanımaya başladım. Arka masalara, diğer arkadaşların servis yaptığı bölümlere gönderiyordum. İwo ile çete gibi çalışıyorduk bu konuda. Yardımlaşıyorduk yani.
Grup halinde gelen müşteriler, iş adamları iyi kazıklanıyordu. Böyle gruplarda genellikle hesabı bir kişi ödüyordu ve iş görüşmesi için hava alanında yemekte buluşuyorlardı. Hesabı kontrol etmiyordu ödeyen kişi. Çünkü diğer iş adamları yanında küçük düşmek istemiyordu. Yani pinti, güvensiz bir adam durumuna düşmekten çekiniyorlardı. Bonkör bir tavırla hesap pusulasının sonuna bakıyor ve 3-5 mark da bahşiş bırakarak ödüyordu. Ben ve İwo hesap pusulalarını öyle okunaksız yazıyorduk ki, bazen kendimiz bile okuyamıyorduk. Ama topladıktan sonraki meblağ belirten rakamı çok okunaklı yazıyorduk. Her hesapta 10-20 mark fazlalık oluyordu. Ne palto tutuyordum, ne de fazla kibar davranıyordum. Paramı alıyordum o kadar. Her akşam 100-200 DM bahşiş kalıyordu.
BAŞGARSONU BİLE KAFAYA ALDIM
Restoran oldukça büyüktü. Başgarson her gün hangi masalarda hangi garsonların servis yapacağını belirleyen bir liste hazırlıyordu. Arka taraflardaki masalarda servis yaptığımda bahşiş kazanamıyordum. Oralara genelde düşük müşteriler geliyordu. Hele bir ZİERBELSTUBE denilen, nostaljik, antika mobilyalarla döşeli oda vardı ki anlatmakla bitmez. Buraya hep iyi müşteriler gelirdi. Futbol takımları, zengin iş adamları, politikacılar filan. Başgarson bana devamlı bu odayı yazıyordu. Alman garsonlar bile bu olaya gıcık kapıyorlar ama ses çıkaramıyorlardı. Ben müşterilerin hesaplarını şişirerek elde ettiğim gelirin yarısını baş garsona veriyordum. Verirken de,
- Müşteriler bu parayı size vermemi söylediler, diyordum.
O işi anlıyordu ve gülerek alıyordu parayı. Ama beni hemen her gün o Zierbelstube'ye yazıyordu.
Münih hava alanı restoranında oldukça iyi para kazandım ama tutamadım. Haram para, geldiği gibi gitti. Gençlik de var işin içinde. ''Her gece bardayım barda, hovardayım hovarda'' şarkısı söyletiyor insana. Hayatımın en güzel günleriydi onlar.
Burada anlattıklarımla kimseyi hırsızlığa özendirmek amacı gütmüyorum. Maksadım maceralarımı anlatırken, vatandaşları da uyarmak.
Tabii ki kazık atmayan garsonlar da vardır ama pek az. Hesabı kontrol etmekten çekinmemeliyiz. Neyin parasını ödediğimizi bilmeliyiz. Öyle havalara girip de kazıklanmanın alemi var mı?
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
NE OLDUM DEMEMELİ! NE OLACAĞIM DEMELİ.
Gerçekten öyle. Aklımın ucundan geçirmezdim günün birinde hapishanede yatacağımı. Büyük umutlarla gittim Almanya'ya. Kısa zamanda serbest meslek yapmaya başladım. 27 yıllık Almanya yaşamımda hiç fabrikada çalışmadım. Ticareti pek becerememe rağmen devamlı ticaret yaptım.
Yunanlı filozof Eflatun (MÖ 427 - MÖ 347) Ticaret ahlaksız bir olaydır. Aynı zamanda hem ticarette büyük başarılar elde etmek hem de ahlaklı olmak imkansızdır. demiş. Bu söz aradan geçen 2400 yıla rağmen geçerliliğini yitirmemiş. Etrafınıza bir bakın? Dünyayı kimler yönetiyor, Irak'a şuraya buraya demokrasi götürmek için hamleler yapan ABD'nin eski politikacılarının, BUSH dahil hemen hepsinin büyük holdinglerin yönetim kurulunda olduğunu göreceksiniz.
PAŞA PAŞA ÇALIŞIYORDUM
Rahmetli Hulki Saner bir arkadaş vasıtasıyla benimle tanıştırılmış ve onunla Türk Videoculuğunu kurmuştum Avrupa'da. 1980'li yılların başında. Ahlaklı ve prensipli çalışarak başarıya ulaşacağıma inanıyordum. VİDEKO isimli bir kooperatif kurup Türk videocularını aynı çatı altında toplamak istedim. Amacım düzenli çalışmak, korsan video kaset çıkarılmasını engellemek, ülkeme döviz bazında para gönderilmesine sebep olmak ve ileride Türkiye aleyhine video filmlerinin çekilmesini önlemek vs idi. Kimse umursamadı. Ben zaman kaybettim.
Toplantılarda bizimle birlikte KORSANLA SAVAŞALIM naraları atanlar bir taraftan da korsan kasetler çıkarıyorlarmış. Ben o zamanlar insanların böyle karaktersiz olabileceklerini bilmiyordum. Öğrendiğimde çok geç oldu.
Neticede çok büyük emek sarfederek Türk Videoculuğun kurulmasını sağladım. Bugün Türkiye'de dizilere imzasını atan Abdullah OĞUZ da ABD'den gelerek benden video kasetleri aldı ve işini geliştirdi. Kendimi işime o kadar verdim ki eşimi bile biraz ihmal ettim. Ama ona biraz daha sabretmesini defalarca söyledim. Boşuna söylediğimi farkettiğimde de çok geç olmuştu.
Bu arada Hulki Saner benim ticareti oyunun kurallarına göre oynamadığımı anladı ve daha açıkgöz ve her türlü ticari üçkağıtçılığı bilen başka birisiyle çalışmak istedi. Zorluk çıkarmadım. Anlaşmamız olmasına rağmen tatlılıka ayrıldık. Ben de İstanbul'da başka bir prodüktörle anlaştım. İşte bu abim benim hayatımı kararttı. Kendisiyle sıkı bir anlaşma yapmamıza rağmen, anlaşmalara uymayarak Almanya'dan İstanbul'a gelen iş adamlarına DM karşılığı filmler sattı. Video pazarı sayemde iyice oluştuktan sonra da benden tamamen kurtulmak ve paraları tek başına kazanmak için bana müthiş bir oyun oynadı.
Mafya metotlarıyla üzerime adamlar saldırttı. Münih şehir merkezinde üzerime saldıranlardan kendimi korumak için masadaki bıçakla korumaya kalktım kendimi. Bu arada karambolda saldırganlardan biri, benim o anda farkına bile varamadığım şekilde 2 cm bıçak darbesiyle yaralandı.
Maksat beni yaralayıp hastaneye göndermek ve daha sonra da firmamı ele geçirmek için önceden yaptıkları kabulü imkansız tekliflerini kabul ettirmekti. Ben kendimi müdafaa edince de hapishaneye girmemi sağladılar. Bıçakla birlikte kendim gidip teslim oldum polise. Bana yapılan insanlık dışı davranışları da bir kitabımda yazıyorum. Sağlığımda çıkarabilir miyim bilmiyorum tabii.
Neticede nefs-i müdafaa olduğuna emin olduğum bir konuda önce YARALAMA suçuyla yargılanırken olay birdenbire ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS oldu ve ben hayatımı karartan bir istikamete sürüklendim. 4 yıl ceza verdiler. 3 yıl hapishanede yattım. Bir milyon DM üzerinde servetimi, eşimi, tüm dostlarımı kaybettim. Dışarı çıktığımda yapayalnızdım. Kendisine güvenip vekaletname verdiğim öz kardeşim, malımı mülkümü yemiş, her şeyi kendi üstüne yapmıştı. Beni karşılamaya bile gelmedi. Dışarı çıktığımda yatacak yerim bile yoktu. Hapishanede çalışmalarımdan, idare tarafından kesilen ve tahliyede bana verilen para vardı cebimde. 2-3 bin DM.
Sıfırdan bir 10 yıl daha mücadele verdikten sonra 1995'de ülkeme geri döndüm. Resmin en solundaki şerefsiz de beni suçsuz yere hapiste yatıran ve malımı mülkümü yiyen şerefsizdir. Kendisiyle o günden beri konuşmadım. Zira hesap vermemek için bana küstü ve kaçıyor.
Yukarıdaki resim de tahliyeme 1 yıl filan kala 1 gün izinli çıktığımda çekildi. İşte o resmin düşündürdüklerini yorumladım bugün. 27. 01. 2007 Saat: 18:20
Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı