![]()
![]()
DAYAK HİKAYESİ
Hayatım gerçekten roman gibi. Çevirin çevirin okuyun! Canınız isterse aynı bölümleri tekrar okuyabilirsiniz. Hiç sıkmaz... Bazı sayfaları sıksa bile öteki sayfalarda bir numara büyüğünü bulur rahatlarsınız.
Şu anlatacağım olay var ya, tam 36 yıllık. Beynime öyle bir yerleşmiş ki, yanında üç tane polis bir avukatla icra memuru gelse çıkaramaz. Sanki dün olmuş gibi hatırlıyorum. Hiç abartma yok. Aynen şöyle oldu:
1968 yılında, Türkiye’mizde işsizlik, geçim sıkıntısı, bugünkü gibi. Bu güzel ülkeden kaçanla, uçan kurtuluyor gibi bir durum. Ben de kaçanlar bölümündeydim. Yok canım, biraz abarttım galiba. Lise yıllarında almanca öğrendiğim için, Almanya ve Almanlar hep ilgimi çekerdi. İzmir'in tarihi AGORA semtinde doğup büyüdüm. Harabeleri ziyarete gelen turistlerle, bilhassa Almanlarla konuşma imkânı buluyordum.
Öyle pek önemli şeyler konuşmuyordum tabii. ''-Almanca biliyor musunuz?'' soruma ''- Evet Alman'ım'' diye cevap veriyorlardı çoğu kez. Ben de utangaç bir tavırla ''- Ben Türk'üm ama okulda almanca öğreniyorum. Sizinle biraz konuşup Almancamı ilerletmek istiyorum, müsaade eder misiniz?'' gibi sözlerle konuşmaya giriyor, sonra da İzmir'i nasıl bulduklarını soruyordum. Ama ''İzmir'i nasıl buldunuz?'' derken öyle bir tercüme ediyordum ki, ''İzmir'i beğendiniz mi?'' şeklinde değil de, ''İzmir'i bulmakta zorlandınız mı, çok aradınız mı, nasıl buldunuz?'' şeklinde kuruyordum cümleyi. Onlar da ''Çok aramadan, kolay bulduklarını söylüyorlardı.'' Sonunda öğrendim de hem turist Almanlar zorlanmaktan kurtuldular hem de ben salakça soru sormaktan...
Gerçekten Almanları gençliğimden beri severim. Üniversiteye gidemeden askere gittim. Bir an önce hayata atılmak istiyordum. Askerliğin bitiminden sonra da rahmetli babam benim, ben de onun kıymetini pek anlayamadık. Rahmetli annem de olaya seyirci kaldı. O sıralarda da ipini koparan Almanya'ya gidiyordu. Ben de koparıverdim ipimi. Birkaç yıl Almanya'da yaşayıp hem para biriktirmek, hem de Almancamı ilerletmekti niyetim.
Beni Almanya'ya sürükleyen bir sebep daha vardı: Alman kızlarının güzel ve tabii olmaları. Çok naz etmeden flörte izin vermeleri hoşuma gidiyordu. Askerliğimi de Truva harabelerinde Turizm Jandarması olarak yaptım. Orada çok Alman kızıyla arkadaşlık kurup flört ettim. Askerlik bu. Eğitimde Yat-kalk talimleri de oluyor tabii. Alman kızları eğitimin bu bölümlerinde çok başarılıydılar. Bizim kızlarımız, kendilerini öpmemiz için aşık olmamızı isterlerdi o zamanlar. Şimdi oldukça yaşlandığım için, bu durumları pek yorumlayamıyorum. Ama benim çocukluğumda türbanlı kadın veya kız yoktu Türkiye'de. Başörtülü kadınlar vardı. Kızların içinde başörtüsü takanlar da çok azdı. Şimdi birdenbire daha Müslüman olduk, adım başı türbanlı kıza rastlıyoruz. Saygı duyuyorum ama yadırgıyorum. Bu konuyu fazla deşmeden geçiyorum.
ALMANYA MACERASI BAŞLIYOR
Neticede gittim Almanya'ya. Amma da uzattım ha gidişi. Temel fıkrasına döndü. Hani İstanbul'da cinayet işlemiş de Temel, mahkemede olayı anlatırken, Trabzon'da çocukluğunun nasıl geçtiğini filan anlatıyor da bir türlü İstanbul'da cinayeti nasıl işlediğinden söz etmiyormuş. Hakim, ''-Temel bey, nerede doğduğunu söyledin, tarihini de bildir yeter. Çocukluk maceralarını anlatmaya gerek yok.'' demiş. Temel bu, dinler mi? Anlata anlata bitiremiyor, ama cinayetten bahsettiği yok. Hakim kızmış, ''Temel, demiş, artık Trabzon'u bırak da İstanbul'a gel. Cinayeti nasıl işlediğini anlat.'' Hemen atılmış Temel ''Haçen İstanpul'a celeyum da asasın penu değil mi?''
1968 yılı Temmuz ayının 15'iydi. Almanya'ya, Berchtesgaden kasabasına ayak bastım. Truva harabelerinde askerlik yaparken, kendilerini tanıdığım bir alman ailenin yardımıyla ''Kendi kendine iş bulanlar'' bölümünden, konsolosluk kanalıyla gittim. Her şey yasal yani. İzmir Alman Konsolosluğundan 3 aylık geçici oturma izni aldım. Almanya'ya gittiğimin ertesi günü de yabancılar dairesine giderek bu oturma iznini 1 yıl daha uzattım.
Berchtesgaden kasabasında bir amerikan askeri otelinde çalışmaya başladım. Alman dostlarım yanımda, otele gittik. O zamanlar konfeksiyon yoktu İzmir'de. Tanıdık bir terziye 3 takım elbise diktirdim. Eli ayağı düzgün, almanca konuşabilen birisi olarak geldim otele. Müdür beyle tanıştırıldım. İri yarı sempatik bir alman. Otel müdürü biraz sohbetten sonra, dahili telefonla birisini çağırdı. O da iri yarı. Siyah smokin giymiş, papyonlu biri. Benimle tokalaştı ve ''Wagner'' dedi. İsmi Wagner'miş. Ben de ''Memnun oldum, Mustafa'' dedim.
İki tane bavulum vardı. Öyle iple filan bağlı olmayan, adam gibi, temiz ve kaliteli bavullar. Ama biraz ağırdılar. İçleri epey doluydu. Odama gideceğimi anladım da bu iri yarı, siyah smokinli adamın niçin benim bavullarımı taşıyacağını anlayamamıştım. ''Neyse'' dedim, kendi kendime. ''Taşısın! Zaten iri yarı bir şey, pek yorulmaz.''
Ben, adam bavulları alacak, gideceğiz diye bekliyorum ama onda bir hareket yok. O da bekliyor. İkimiz de birbirimizi bekliyoruz gibi bir durum oldu. Sonunda o dayanamadı ve bana bavullarımı alıp kendisini takibetmemi söyledi. Kızdım. İçimden, ''Vay şerefsiz, bavulları bana taşıtıyor. Sanki elinde kalacak. Bari birisini taşısaydı.'' diye söylendim. Ben iki bavulu da tutuncaya kadar adam merdivenleri çıkmıştı bile.
Bu arada alman dostlarımla da hafta sonu görüşmek üzere vedalaştım.
Bu iri yarı, çam yarması gibi adam otelin lokanta bölümünde başgarsonmuş. Ben de onun emrinde garson olarak işe başlamışım da haberim yok.
Bana otelde banyolu bir oda verdiler. İki gün orada kaldıktan sonra, çalışanların kaldığı bölümde, bir Avusturyalı, bir İtalyan ve bir Şili'linin kaldığı odaya dördüncü olarak girdim. Sanki ben, kimseyi tanımadığım bir kahvede, OKEY oynanan bir masaya yaklaşıyorum ve ''Bu masada kalkan var mı arkadaşlar?'' diye sorduğumda ''Hayır palamut var.'' diyorlar. Ama yan masada oturan 3 kişi sesleniyor: ''Gel arkadaş, bize dördüncü ol.'' Ben de oturuyorum masaya ve OKEY başlıyor. Tanımadığım insanlara dördüncü olmuşum ve okey oyununa başlamışım gibi bir his vardı içimde o gün.
Bu odada banyo yoktu ama lavabo vardı. Daha doğrusu iki odadan oluşan bir büyük oda. O gece yeni arkadaşlarla tanışmanın heyecanını çabuk yendim.
Türkiye'de değişik ülkelerden insanlar görmüştüm ama Güney Amerika'lı, Şili'li bir kimseyle ilk defa karşılaşıyordum. Adı da enteresan, Musa. Aynen türkçedeki gibi yazılıyor. Musa ile hemen kaynaştık. Avusturyalı, daha önce uzun yıllar gemilerde garsonluk yapmış, o liman senin bu liman benim dolaşmış. İsmi biraz uzun, Kaltenbrunner. Almanca bildiğim için bu ismi telaffuz etmede zorlanmadım.
MUSA ODADA DONSUZ DOLAŞMAYA BAŞLADI
Dördüncü oda arkadaşım da kısa boylu bir italyan, Dino. Dino mutfakta çalışıyor. Aşçı olarak tabii. Hem de baş aşçının yardımcısı. Geç vakte kadar sohbet ettikten sonra hepimiz de yattık. Sabah uyandığımda lavaboda elini yüzünü yıkayan Musa'yı gördüm ve şaşırdım. Şaşırılmayacak gibi değil. Oğlan donsuz bir vaziyette, gayet rahat bir şekilde elini yüzünü yıkadı ve dişlerini fırçalamaya başladı. Onu donsuz görünce donakalmıştım. Bakmadan bekledim. Temizlenmesi bittikten sonra, niçin böyle donsuz dolaştığını, kendisinin ''Şöyle böyle'' bir yaratılışta olup olmadığını sordum. Normal insan olduğunu ama geceleri donsuz yattığı için, lavaboya da böyle gelmekte bir sakınca görmediğini söyledi. ''Mümkünse bundan sonra bu vaziyette odanın içinde dolaşmamasını'' rica ettim. Kabul etti. Konuyu da hiç uzatmadık. Farklı insanlar, farklı alışkanlıklar...
Bir ay kadar garson yardımcısı, komi olarak çalıştım. Oldukça zevkli bir işti. Fakar otelin resepsiyonunda bir çalışanın eksilmesi neticesinde müdür beni resepsiyonda çalıştırmak istediğini söyledi. Çok daha zevkli ve onurlu bir iş. Ben o zamanlar 23 yaşında, yakışıklı denebilecek tipte,
Müdürün soyadı LAU. İsmini hiç öğrenemedim. Zira Almanya'da işyerlerinde filan herkes birbirine soyadı ile hitabediyor. Önüne bay, bayan, genç bayan gibi ekler koyuyor. Müdüre de herkes Herr LAU, yani Bay LAU diye hitabediyor. Öyle bizdeki gibi samimi ama benim hala alışamadığım ifadeler kullanılmıyor. ''Hoooop bilader, bakar mısın?'' ''Kardeş, biraz soğanın var mıydı, salata yapıcam da, bizde bitmiş.'' gibi konuşmalara hiç şahit olamadım. Almanlar tanımadıkları yaşlı birisine de ''Baba'' diye hitabetmiyorlar. Annelerine karşı saygılılar.
Ben de gayet kibar bir şekilde,
''- Herr Lau, beni resepsiyona layık gördüğünüz için teşekkür ederim. Ama ben pek ingilizce bilmem ki. Hello, how are you, I love you, gibi sözler var aklımda. Başka bir şey bilmiyorum.'' dedim.
''- Olsun, siz akıllı bir gençsiniz, her gün bir kelime öğrenirseniz, ayda 30 kelime eder. Böylece ilerletirsiz.'' demesi beni gururlandırdı.
Ertesi gün resepsiyondaydım. Bir ay gibi kısa bir zamanda oldukça fazla alman kız arkadaş edinmiştim. Onlarla dostluğu azalttım. Amerikalı, İrlandalı kız arkadaşlarımı çoğalttım. Bu arada ''Halk Üniversitesi''nde de ingilizce kurslarına başladım. Sınıfın en iyisi bendim. Her gün Amerikalılarla konuşma imkânım olması, bunda önemli bir rol oynuyordu tabii. Diğer kurs talebelerinin her gün amerikalılarla konuşma imkânları yoktu.
İşimi o kadar çok sevmiştim ki. İngilizce öğrenmek için harıl harıl çalışıyordum. Hem Amerikalı sevgililerimle hem de kendim. Ama sevgililerimle çalışırken öğrendiğim kelimeleri resepsiyonda kullanamıyordum. Olsun... Pratiğim gelişiyordu ya. Ben hayatımdan memnundum.
ŞAŞKIN ÖRDEK GİBİ BİR DURUMA DÜŞTÜM
Halk Üniversitesindeki kurslarımı hiç kaçırmıyordum. Haftada iki akşam kurstaydım. Kendimi öyle kaptırmıştım ki ingilizce öğrenmeye. Kursa gittiğim bir akşam hem kendim şaşırdım ve güldüm, hem de oradakiler. Sebep ne miydi? Anlatayım.
Otelden otobüse atlayıp 7-
Yanlış bir sınıfa girdiğimi düşünerek, dışarı çıktım, kapıdaki tabelayı okudum, yanlış değildi. Her hafta iki defa geldiğim sınıftı bu. Tekrar içeri girdiğimde, beni ilk defa gören birçok kimsenin de merakla bana baktıklarını gördüm. Onlar da benim o sınıfta ne aradığımı merak ediyorlarmış meğer.
Biraz sonra öğretmen içeri girdi. ''Hayda, ne işim var çayda?'' diyesim geldi. Bu öğretmen, bayan. Oysa beni her ders metheden ingilizce öğretmenim, erkekti. Ben o zaman yanımdaki bayana ingilizce dersinin olduğu sınıfın bu olup olmadığını sordum. Bayan gayet nazik bir şekilde ve gülümseyerek,
''Evet bu sınıf, ama bugün biz burada 10 parmak daktilo kursuna geldik. İngilizce kursu yarın.'' dedi. Ben herkesten ve öğretmenden özür dileyerek sınıfı terkettim. Kendim de gülüyordum, diğer kursiyerler de. Ama oldukça zor anlar yaşadım, dışarı çıkıncaya kadar. Utandım bu yanlışlığıma. Hızımı alamamış, bir gün önceden gelmiştim kursa. Buna da öğrenme aşkının şaşkınlığı diyelim.
HADİ ARTIK, DAYAĞI ANLATSANA!
Buraya kadar okuyup, dayakla ilgili bir cümleye rastlayamamış olmanız, sizi telaşlandırmasın! Hayatım boyunca unutamayacağım o dayak olayına gelmek üzereyim. Resepsiyonda çalışmam sırasında başıma gelen birkaç olayı da anlatıp, nasıl dayak yediğime geçeceğim. Az sonra... Kısa bir aradan sonra... Sakın bizden ayrılmayın! Televizyonlarda reklam arası program seyrede seyrede ne hallere gelmişim. Aklımda hep TV reklamları var. Aylardır televizyonumu her açışımda reklama denk geliyorum da. Ama istisnasız hangi kanalı açarsam açayım reklama denk geliyor. Reklama denk gelemeyenler de 1-2 dakika sonra reklama geçiyorlar.
ALBAYIN SİGARASI PATLADI
Bu anlatacağım olaya şu anda ben gülüyorum. Gerçekten çok komik. Fransız asıllı, hatırladığım kadarıyla ismi SURAND olan bir suratsız vardı resepsiyonda birlikte çalıştığımız. Bu adam bir rahatsızlık filan geçirmiş olmalı ki, sigara içerken elini tutuşu, yürüyüşü komikti. Benim ingilizce bilmeyen bir resepsiyon memuru olmam onun hoşuna gitmemişti ama bir şey de diyemiyordu. Her fırsatta bana karşı gıcık davranışlarda bulunuyordu. Ama sinsice, belli etmemeye çalışarak. Maksadı benim oradan kovulmamı sağlamaktı. Yeni gelen mutlaka ingilizce bilen biri olacaktı. benim durumum gerçekten istisnaydı.
Biraz da Alman dostlarımın müdürle benim hakkımda iyi şeyler konuşmaları buna neden olmuştu. Yoksa sadece amerikan ordu mensuplarının kalabileceği bir Amerikan Otelinde ingilizce bilmeyen resopsiyon memuru olur mu? Olmuş işte. Fazla uzatmayacağım burasını. Hemen güldürü bölümüne geçiyorum. Bu SURAND bana karşı gıcık davranışlarda bulunurken, ben bunun altında mı kalayım? Bir gün onun sigara paketinin içindeki sigaralardan birine oyuncakçıdan aldığım, küçük miktarda patlayıcı madde koydum. Sigarayı paramparça etmekten öte bir zararı olmuyor.
Beklemeye koyuldum. Bu yamuk suratlı fransız asıllı, bana gıcık kapan amerikalı, paketteki sigaralarını içerken, patlayıcı maddeli sigarayı da içecek ve ben de onu seyredip, güleceğim.
Saatlerce dikkat etmeme rağmen, bu uyuz böceği, patlayacak sigarayı içmedi. Hevesim kursağımda kaldı. Ben artık olayı unutmuştum bile. Bir saat sonra müthiş bir patlama oldu. Aman Allah'ım! Surand'ın suratı bembeyaz. Şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette, yanındaki albay rutbeli şahıstan özür diliyor. Meğer kendisi içmemiş o sigarayı. Yarım saattir muhabbet ettiği, otel müşterisi bir albaya sigara ikram edeceği tutmuş. Albay da derin bir nefes alınca elinde patlamış sigara. Patlayıcı maddeyi de fazla koymuşum ki, sigara paramparça, albayın suratı da bembeyaz.
Surand denen suratsız bana dönerek bağırmaya başladı. Ben de kurstan öğrendiğim cümlelerle ''shut up. I didn't do it'' ''Kapa çeneni, ben yapmadım'' filan dedim ama yutmadı. Albay ondan şüphelendi. Surand'ın suratına kötü kötü bakarak ve mırıldanarak gitti. Bir daha da konuşmadı onunla.
RESEPSİYONDA BİR MACERA DAHA
Surand bana kızdığı için, aşağıya yemekhaneye gitti. Yarım saat geçmesine rağmen gelmedi. Ben resepsiyonda yalnızım. Anlayamadığım telefonları ona veriyordum. Şimdi ne yapacağım? İnşallah çabuk gelir.
Biz, Berchtesgaden'deyiz. Dağ kasabası, kayak merkezi.
Halli, hallo vs'den sonra ''how is the weather there?'' Yani ''Orada hava nasıl?'' diye sordu. Edip Akbayram'ın bir şarkısı var ya? Hava nasıl oralarda, üşüyor musun? Bunun gibi bir soru? Ama ben, how is the waiter there? yani Orada garson nasıl? şeklinde anlıyorum ve kendi kendime
''- Bu adam manyak mı ne? Burada garsonlar nasıl olacak? Normal insanlar, kibar kimseler'' diyorum ve niçin böyle bir soru ya muhatap olduğumu anlamaya çalışıyorum. Bu arada da Surand'ın gelmesini bekliyorum. Gelse telefona ben çıkmayacağım. Kendisi için imal ettiğim, patlayıcılı sigarayı yeni yeni dostluk kurduğu albaya ikram eden ve patlamadan sonra azar işiten SURAND. Bana gıcık kapıyor, çünkü ikimiz bir arada çalıştığımız günler ben telefonlara bakmıyorum. Hep o baktığı için kızıyor. Bu sebepten de o gün gıcık olsun diye beni yalnız bıraktı.
Biraz sonra yine aynı adam Chiemsee'deki otelden telefon ediyor ve ''How is the weather there, is there any snow?'' ''Orada hava nasıl, kar var mı?'' Ben yine garsonların nasıl olduklarını soruyor diye kızıyorum. Bu sefer kar olup olmadığını da sormasına daha da fazla içerliyorum. O bölümü de anladım. Sadece waiter ile weather arasındaki telaffuz farkını anlayamıyorum. Gerçekten bu iki kelime farklı anlamlarda ama okunuşları birbirlerine çok benziyor.
Adam belki 8-10 defa telefon etti. Ben her defasında ya hiç cevap vermeden kapattım, ya da başka müşterilerle ilgilenme mecburiyetindeymiş gibi yapıp, Just a moment please! diyerek beklemeye aldım ve telefonun yanına gitmeyi kasten unuttum.
İş inada bindi. Devamlı arıyor karşı taraf. Askeri hattan da aradığı için ücret ödemiyor. Dolayısıyla işin peşini bırakmıyor. Tekrar soruyor: ''How is the weather there?'' ''Orada hava nasıl?'' Ben garsonların nasıl olduğunu soruyor düşüncesindeyim hâlâ. ''They ara very polite'' diye patlattım, yeni öğrendiğim ingilizcemle. Yani ''Çok kibarlar'' diyorum.
İş zıvanadan çıktı. Adam ateş püskürüyor. '' Are you kidding me? Who is polite?'' ''Dalga mı geçiyorsun? Kim kibar?'' diyor. Vallahi ben bu Amerijalının iyi ingilizce anlamadığını düşünmeye başlayacağım ha. Ne güzel söylüyorum işte, kibar olduklarını. Bu hâlâ ''Kim kibar?'' diye soruyor. Kim olacak, garsonlar. Hem sen onları sormuyor musun yarım saattir? Bırak da işimize bakalım. Bende ne moral bıraktın ne bir şey. Ulan bu SURAND denen suratsız amma uzattı yemeği ha. Bir saat oldu hala gelmedi.
Bu son sözleri kendi kendime söyledim tabii. Telefonun öbür ucundaki inat, hala bekliyor ki ben Surand'ın yavaş yavaş geldiğini görüyorum. Bir eliyle de kürdanla dişlerini temizliyor gelirken.
Telefonun ahizesinin açık olduğunu görünce sinirlenerek, ''pat'' diye kapatıyor. Almanca olarak ahizenin öbür ucunda bir şahsın beklemede olduğunu, şu anda telefonu suratına kapatarak adama karşı ayıp ettiğini söylüyorum.
''- Hangi adam?'' diyor. Belli ki albaya ikram ettiği sigaranın patlama şokunu üzerinden atamamış? Ben tabii ki birisinin yarım saattir, defalarca aradığını ama ne istediğini anlayamadığımı söylemiyorum.
''-Bilmiyorum, Chiemsee'deki otelden bir müşteri, işim çok olduğu için telefona bakamadım.''
Bu arada gelip giden müşterilere anahtar vermekle, Stars and Stripes gazetesi satmakla filan oyalanıyorum.
''Zırrrr!'' diye bir telefon sesi. Surand elini kolunu yamultarak ahizeyi kaldırıyor ve:
''-This is the General Walker Hotel, may I help you?'' yani ''Burası General Walker Oteli, size yardımcı olabilir miyim?'' diyor, kibarca. İngilizce bilenler tercüme bölümünü okumasınlar lütfen:))
Kulağım Surand'ın konuşmasında ama meşguliyetler buluyorum kendime. Onun cevaplarından karşı tarafın neler söylediğini anlamaya çalışıyorum.
Şöyle bir konuşma olduğunu daha sonra Surand'ın anlattıklarını da değerlendirerek anlıyorum:
- Öküz, telefonu suratıma niye kapatıyorsun?
- Özür dilerim efendim, ben ahize açık unutuldu zannetmiştim. Yemekten yeni geldim de.
- Peki deminden beri beni bekleten, telefonlarıma cevap vermeden kapatan öteki öküz kim?
- Öteki öküz, diğer arkadaş. Buyrun ben size yardımcı olayım.
- Berchtesgaden'de havalar nasıl? Kar var mı? Kayak yapma imkânımız varsa bugün buradan yola çıkıp sizin otele gelmek istiyoruz. 4 kişilik yer ayırtmak istiyoruz, vs.
Neyse, Surand bu olayı konuşarak ve özür dileyerek halletti. Beni de müdüre şikayet etmedi. Daha sonra, yavaş yavaş sevmeye başladı beni. Zaten ben de çok kısa zamanda ingilizceyi öğrenerek, ona fazla yük olmadım. Bu gayretim de hoşuna gittiği için bana gıcıklık yapmaktan caydı.
NI...NI...NIN... DAYAK OLAYI
Birkaç gün sonra ben akşamcıydım. Öğleden sonra 16:00'da gelip, saat 24:00'de gececiye teslim ediyordum görevi. Saatler 23:30'u gösteriyordu. Son çalışanlar da, kendilerini şehire götürecek askeri otobüse teker teker biniyorlardı.
Ben de gececi arkadaşın gelmesini bekliyordum. İşi devredip, yarım saat sonra kalkacak otobüsle şehre, evime gidecektim.
Bu arada belirtmem gerekiyor; kısa bir süre önce oteldeki odamdan ayrılmış, bir alman ailenin yanında mobilyalı güzel bir oda kiralamıştım. Tamamen Bavyera usulü mobilyalarla donatılmış bu güzel evde çok mutluydum. Tesadüfe bakın, ev sahibinin soyadı HIPPLER idi. Hitler zamanında Propaganda Bakanlığında görevliymiş. Ama bana karşı hiç ırkçılık yapmadı. Gayet insani davranışlarına muhatap oldum. Şu anda ülkemde, Arap, Kürt ve Roman asıllı vatandaşların bana karşı ırkçı davranışlarının bir kırıntısını bile görmedim ben bu HIPPLER ailesinde.
Aman konuyu dağıtmayayım, sonra toplaması zor oluyor. Dağınık bir ortamda yazı yazmak da zevk vermiyor tabii.
Gececi arkadaşın gelmesine on-onbeş dakika vardı. Birdenbire otelin resepsiyonun önünde üç tane ızbandut gibi amerikan askeri belirdi. Bağıra çağıra girdiler içeri. Kolumdaki saate baktım, 23:45. Böyle yüksek sesle bağırarak konuşmak için epey geç bir vakit. Bu durumda benim yapacağım şey, hemen MP adı verilen ve her an görevdeki Amerikan Polisine telefon edip durumu bildirmek olmalıydı. Ama öyle yapmadım.
''-Please be quiet, it's to late! Lütfen sessiz olun, vakit çok geç!''
Dedim. Onlar da tu leyt mu leyt dinlemeden bana müdahale ettiler:
''Sana ne len düdük? Biz istediğimiz gibi konuşuruz! Kafamızı bozarsan senin kafana çuval geçirip, Irak'ta işkence skandallarının yaşandığı bilmem ne hapishanesine götürürüz. Orada da seni soğan gibi soyar, pipine ip bağlar çekeriz. Bunun da resmini çekeriz''
Demediler tabii. Böyle de diyebilirlerdi yani. Baksanıza bu Amerikan askerleri, Kuzey Irak'ta bizim askerlerimizin bile başlarına çuval geçirdiler de bir özür bile dilemediler.
O zamanlar amerikan ordusunda kafaya çuval geçirme modası yoktu. Bu moda sonradan çıktı.
Bu üç iri asker bana bozuldular yani. Kendilerine karışmama ve onları sükunete davet etmeme alınmışlardı. Beni dışarı davet ettiler.
''Sende biraz delikanlılık varsa, erkeksen çık dışarı, dışarıda görüşelim. Öyle resepsiyonun arkasından hava atma!'' dediler. Bu tercüme cuk diye oturmamış olabilir. Adaptasyon yani. Ona benzer Ben o zamanlar ''Birçok kimse kaçmaktan korktuğu için cesur zannedilmiştir.'' sözünü hiç duymamıştım. Duysaydım işi buralara vardırmazdım herhalde.
Salak adımlarla resepsiyonu terkederek dışarı çıktım. Askeri eğitim görmekte olan bu üç gencin restini görmüştüm. Maksadım bu insanlarla kavga etmek filan değildi. Onları dövemeyeceğimi anlayacak zekam vardı tabii. Ama otelin lobisinde fazla gürültü olmasını istemiyordum. Kapının önünde onlarla daha sakin bir şekilde konuşup, sükunete davet edebileceğimi düşündüm.
Yanlış düşündüğümü anlamakta gecikmedim. Kapının önüne çıkmamla sol gözümün altına balyoz gibi bir yumruk yemem aynı zaman birimi içinde gerçekleşti. Kapının önündeki karın boyu 1 metreye yakındı. Ben karların üzerine yığılıverdim. Bembeyaz karlar, yavaş yavaş renk değiştiriyor, yüzümdeki yarıktan akan kıpkırmızı kanlarla Türk Bayrağını andırıyordu.
Yere düştüğümü, yüzümün yarıldığını gören askerler daha da hırslı bir şekilde saldırdılar. Durmadan oramı buramı yumrukluyorlardı. Ben hiçbir hareket gösterme imkanı bulamadım. Ani yumruk ve üç ayının devamlı saldırarak vurmaları beni hareketsiz hale getirdi.
Bu arada ''Kill him! Kill him! Öldür onu! Öldür onu!'' sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Biri vururken diğeri tezahürat yapıyordu.
Otobüsün içindeki otel çalışanları da hiçbir müdahalede bulunmadan beni seyrediyorlardı. Neden bir müdahalede bulunmadıklarını o zamanlar anlayamamıştım. Bu davranışları beni şaşırtmıştı. Ama yıllarca benzer davranışlara muhatap olunca, bunda şaşılacak bir şey olmadığını anladım. Geç kalmıştım hayatın bu acı gerçeğini anlamakta. Ama geç, hiçbir zaman çok geç değildi.
Düşenin dostu olmaz!
Yere düşene bir de sen vuracaksın!
Gibi, acımasız ata sözlerimiz de var. Bunları bilmem gerekirdi. Benim dayak yiyişimi seyreden bu otel çalışanları en azından, ne dostluklarını esirgediler, ne de bir tekme de onlar attı. Tezahürat da yapmadılar. Benim dayak yememden mutlu olmadıkları da belliydi.
Olay yatıştıktan sonra, ben elimi yüzümü yıkayıp, gececi arkadaşa görevi teslim ettim. Otobüs beni beş on dakika bekledi. Kan akmasını engellemek için, bir bezle, yaralı yere bastırarak otobüse bindiğimde, hemen herkes, polis merkezine gidip şikâyetçi olmamı tavsiye etti. Ben gayet gururlu bir şekilde, ''Polise gitmeme gerek yok. Üçünü de dövebileceğimi zannettim ama dövemedim. Dayak yiyince polise mi gitmem gerekir?'' diyerek iyi bir pehlivan olduğumu mu kanıtlamak istedim, bilemiyorum. Aslında benim kimseyi dövme niyetim de yoktu, bunun mümkün olmadığını görecek zekaya da sahiptim.
Evime gittiğimde aynaya baktım. Yara tahmin ettiğimden de büyükmüş. Kan akması devam ediyor. Elime başka bir bez alıp yaraya bastırdım ve üzüntü içinde yatağıma yattım. Hiç beklenmedik bir belâ ile karşılaşmıştım.
Uyuyamadım. Kan akışı durmuyor. Yatak çarşafı da kıpkırmızı oldu. Kalktım, evimin yakınındaki hastaneye yürüyerek gittim. Hemen ilgilendiler ve güzel bir pansuman sonrası kan akışını durdurdular. Üç tane de dikiş attılar yüzüme.
Olayın nasıl olduğunu sorduklarında da, yolda tanımadığım insanların taarruzuna uğradığım yönünde bir ifade verdim. Otobüstekilere şikâyetçi olmayacağımı söylemiştim. Geri dönüşü yoktu artık.
Aslında ucuz pehlivanlıklar yapmamalı. Dolduruşa da gelmemeli. Herkesin her an bize kötülük yapabileceğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Hele içkili vaziyette bağırıp çağıran insanların arasına girip de onları ikaz ederek medeni bir şekilde konuşmayı denemek zor. Karşımızdaki, düşünme yetisini kaybedecek derecede alkol almış olabiliyor.
Hele son zamanlarda madde bağımlıları da türedi Türkiye’mizde. Bu tip insanlardan uzak durmalı, gerektiğinde kaçmalı.