GURBETÇİNİN GÜNLÜĞÜ / M. Mumcu

GURBETÇİNİN GÜNLÜĞÜ / M. Mumcu

Bu sitede Mustafa Mumcu hakkında bilgiler, resimler haricinde, http://mustafamumcu.com Milliyet Blog ve yazarder.org sitelerinde yazdığı makaleler bulunmaktadır. Ayrıca paylaşıma açık herkesin faydalanabileceği resimler ve bilgiler mevcuttur. Makalelerim asla kopya edilemez. Paylaşıma açık bilgileri ve resimleri izinsiz kullanabilirsiniz. (Mustafa Mumcu)

BURASI TÜRKİYE

29/1/2007
Kategori: Gunluk

 

 

ÇOĞUMUZ  AŞKIN NE OLDUĞUNU BİLMİYORUZ. 

17. 02. 2004

 

      Sahi, aşk nedir? Yenir mi, içilir mi, koklanır mı?

Daha 24 yaşında genç bir delikanlıyken aşkın gazabına uğramışım.

10. 10. 1969 tarihinde Almanya'nın Berchtesgaden kasabasında yazdığım

şu küçük şiire bir göz atalım lütfen.

 

AŞK VE ÖTESİ

Önce tatlı bakışmalar

Gözlerin birbirine değişi

İlk randevu

Ve sonrası...

Aşk güzel şey

Sevmek sevilmek

Mutlu bir çift insanlar arasında

Ah şu kahpece terk ediliş olmasa.

 

Terk edilmeye kim dayanabilir ki? Ben de pek nazik davranmamışım hani...

İyi kızmışım ha! Terk edilmek dokunmuş bana. Terk eden kabahatli

olsa da genellikle terk edilen de kabahatli. İnsan, her zaman bunun

farkına varamadığı için terk edilmeyi kahpelikle suçlayabilecek kadar

saf olabiliyor bazen. Dört ay sonra 23. 02. 70 tarihinde de aynı kasabada

şöyle bir şiir daha yazmışım.

 

AŞK VE DÖRT MEVSİM

Aşk bahardan daha renkli ve iç açıcı

Yazdan daha sıcak ve yakıcı

Sonbahardan daha yaprak dökücü

Kıştan daha soğuk ve kahredicidir.

 

     Şiir, kısa ve kafiye uyumuna dikkat edilerek o andaki duygular dile

getirildiği için, aşkın insanı çok mutlu ettiği konusuna fazla değinilmemiş.

Zaten ben de o yıllarda Almanya'ya yeni gelmiştim. Aids denilen bir hastalık

da yoktu ve Türklere karşı bir merak ve beğeni duygusu vardı Almanlarda.

Dolayısıyla fazla miktarda kızlarla arkadaşlık etme imkanım oluyor ve bir türlü

bir kıza bağlanamadığım için terk ediliyordum. Terk edilince de aşkın verdiği

mutluluklardan bahsedemiyordum tabii.

 

     Neyse konumuz benim aşk maceralarım değil. Türkiye'de yaşayan

vatandaşlarımızın AŞK hakkındaki düşünceleri. Türkiye'deki Türk insanının

aşka hangi pencereden baktığı.

 

     Şu anda TGRT TV Kanalında ''Kadının Sesi'' programını seyrediyo-rum.

Küp şeker görünümünde, hantal bir genç bayan aşktan bahsediyor.

Evli bir adama kaçmış. Çünkü ona aşık olmuş. Ama adam evli olduğunu

söylememiş. Onunla yat kalk talimleri yaptıktan ve hamile kaldıktan sonra evli

bir erkeğe aşık olduğunu anlamış. Başka çaresi olmadığı için adamı terk

edememiş. Şu anda ikinci çocuğuna hamile ve aşık olduğu adam bu bayanı

bırakıp arazi olmuş. İki çocuk sahibi olmasına katkıda bulunduğu kadını bırakıp

kaçmış ve eski eşine de gitmemiş. Başka bir kadınla beraber yaşamaya başlamış.

 

     İyi, güzel... Sen haklısın hatun. Bu adam utanmadan, sıkılmadan seni bırakıp

kaçmış. Canım evladım bu ne biçim kafa ki bedeninin en üstünde taşıyorsun ama

içindeki beyin bölümünün arızalı olduğunu fark edememişsin? Sen aşkı bilmeden

aşık olduğunu söylüyorsun. İnsan aşık olmadan önce bir bakar, konuşma, flört devresi

geçirir. Ailenin izni olmadan, paldır küldür kaçtığın adamın neyin nesi,

kimin fesi olduğunu araştırmadın mı? O ana baba iyi de olsa, kötü de olsa senin

dünyaya gelmene katkıda bulunmuşlar. Seni kaçabilecek duruma getirinceye

kadar büyütmüşler. Onları ikna etmeye çalışsan olmaz mıydı? İkna edemezsen

onların beğenebileceği birisi ile tanışma imkanları yaratmak için bekleyebilirdin.

Çünkü kimse evladının kendi rızası olmadan kaçarak evlenmesini arzu etmez.

Tabii normal bir kalbi varsa. İstisnalardan söz etmiyorum.

(Bu paragraf GÜZİN ABLA'YA MEKTUP gibi oldu.)

 

     Ama bizim genç kızlarımızda bekaret sıkıntısı olduğu için, ergenlik

çağına geldiklerinde huzursuzlaşıyorlar. Neden? Vücut gelişmiş, seks

duyguları uyanmış içlerinde. Erkek gördükçe içleri kıpır kıpır ediyor.

Ama erkeklerle arkadaşlık ettiklerinde hemen KÖTÜ KIZ damgası yiyorlar.

Hele dar bir çevrede yaşıyorlarsa fahişe muamelesi bile görebilirler.

Daha dünkü gazete ve TV haberlerinde, kızı sevdiği erkekle evlenmeden

önce ilişkiye girdiği için acımasızca katleden bir babadan bahsediliyordu.

Böyle namuslu bir milletiz ama her türlü namussuzluğu da bizler yapıyoruz.

TV haberlerinde ve araştırmacı gazeteci

UĞUR DÜNDAR'ın programlarında ülkemizde nasıl bir gıda terörü

estirildiğini görüyoruz. Namuslu bir vatandaş, son kullanma tarihi geçmiş,

kokuşmuş sucukları da yeni imalatın sucuk kıymasıyla birlikte işleme

tabi tutar mı? Namuslu bir vatandaş, hijyen olmayan

koşullarda topladığı pis et ve yağ artıklarından lahmacun kıyması yapar mı?

Yapıyorlar işte.

27 yıllık Almanya yaşantımda böyle namussuzluklar görmedim.

 

     Bugün en tanıdığımız bir esnaftan bile kazıklanmadan alışveriş etmek için

çok dikkat etmek zorundayız. Her fırsatta her türlü kazığı yiyebiliyoruz.

Hormonsuz sebze meyve kalmamış. Ekmekler bile kalitesiz.

Ülkem insanının büyük bir bölümü namus ve ahlak kavramlarını unutmak üzere.

Her türlü ahlaksızlık serbest. Ama kızlarımız bakire kalma mecburiyetinde.

Ne yapsın bu kızlar? Her gün TV'lerde görmedikleri manzara yok.

Erkeklerle ilişkiye girmek, erkek vücudunu tanımak istiyorlar.

Bu istek istemsiz olarak beyinlerinde meydana geliyor kızlarımızın.

Yani istemeseler de erkeğe karşı ilgi duyuyorlar. Nasıl ki uyuşturucu, s

igara ve içki müptelaları da kendi istekleri olmasa da davranışlarını

frenleyemezlerse kızlarımız da öyle. Erkeklerin işi kolay.

Onlar hemen her şehirde olan genelevlere gidebilirler, kız tavlayabilirler,

nikahlı kadınların üzerine kuma getirebilirler ve daha neler...

Erkekler yaptı mı, tam erkek oluyorlar, kızlar yapınca fahişe.

 

     İşte bu sebeplerden dolayı da kızlarımızın çoğu, ergenlik çağına gelir gelmez,

erkek vücudunun güzelliğini yaşamak için evlenme zorunda kalıyorlar.

Bu yüzden de 12-16 yaşlarında evlenenler çok. Genç yaşta yabancıya

gitmemesi için de çoğu yörelerimizde akraba evlilikleri yaptırılıyor ki namus

garanti olsun. Böylece aile de kızın namusu ile ilgilenmekten kurtuluyor.

Artık kızın namusu kocasına teslim ediliyor. Bu nasıl namussa böyle.

Akraba evliliklerinden de çoğu arızalı ve akıllı olmayan çocuklar dünyaya geliyor.

Akraba evliliklerinden olan çocukların özürlü doğabilecekleri ve çok akıllı

olmayacakları tıbben kanıtlanmış ve Türkiye'mizdeki bazı vatandaşlarımız hariç,

dünyaca biliniyor.

     

     Tabii böyle aptal insanlar da ne aşkı biliyorlar ne de doğru dürüst düşünmeyi.

Aziz Nesin Türk Milletinin aptal olduğunu söyledi. Bunun oranını bilemiyorum

ama çok sayıda aptal insanlarımız var. Akıllılarımız da müthiş zeki oluyorlar.

Yani bir tavuğu günde 3-4 defa yumurtlatmak için geceleri bile spot lambalarını yakıp,

oynak müzik çalarak tavukları ''Sabah oldu, hadi kalkın da yumurtlayın!'' diye

uyandırmak kırk yıl düşünsem benim aklıma gelmez. Gelse de kovarım.

Ama benim vatandaşlarımın bir bölümü böyle tavukçuluk yapar ve yemlerine de

çok miktarda antibiyotikli ilaç koyarak 2 ayda yenecek hale gelebilecek piliçleri

2 haftada yenecek hale getirirler. Ama lezzetsiz olurmuş, insan vücuduna zararlıymış,

orasıyla pek ilgilenmezler. Bekaret konusu değil ki bu, çeksin silahı vursun pilici

''Ulan sen niye lezzetsizsin, müşteri şikayet ediyor'' diyemez ya.

Zaten lezzetsiz oldukları yendikten sonra anlaşılıyor. Ölmüş ve yenmiş tavuk da

öldürülemez. Mümkün olsa  onu da yaparlar. Midemize ateş edip ölmüş tavuğu bir

daha öldürmesinler diye ben şimdiye kadar hiçbir tavukçuya şikayette bulunmadım.

Kimseye de tavsiye etmem. Bunlar tehlikeli işler.

 

     Gelelim Aşk konusuna. Hantal kızımız 18 yaşında iken anlatmadığı sebeplerden,

evli adama kaçmış ve de ondan hamile kaldıktan sonra evli olduğunu anlamış.

Ama buna rağmen şu anda ikinci çocuğa hamile. Buna tabii ki ''Bile bile lades'' denir.

Adam ''Benden bu kadar, ben vazifemi yaparım, arkama bakmadan kaçarım''

düşüncesiyle vınlamış. Kız hala ''Aşık olmuştum'' diyor.

Kurbanlık koyun olsunlar senin aşkına!

 

     Bence bir insanın, bir diğerine aşık olması için zamana ihtiyacı vardır.

''İlk görüşte aşık oldum'' hikayesi anlatanlar olayı biraz abartıyorlar.

Bunlar hikaye anlatmasını beceremiyorlar. Kimse, kimseye ilk görüşte aşık olamaz.

Bu mümkün değildir. İlk görüşte '' Tam aradığım ve delice aşık olabileceğim insan''

diye düşünülebilir. İlk görüşte şimdilerde çok kullanılan bir deyimle, elektrik alınabilir,

çok güzel duygular hissedilebilir, mutlu olunabilir vs. Ama bunlar aşk değildir.

Aşk çok daha fazla güzel duyguların birlikte oluşmasından sonra ortaya çıkar.

Aşık olan kimse her türlü fedakarlığa hazırdır. Sevgilisini kendisinin bir parçası gibi görür.

Onsuz bir yarım insan gibidir.

 

     Aşık olmak için önce insanların birbirini fiziksel olarak beğenmeleri gerekir.

En azından fiziksel olarak birbirlerinden rahatsız olmamaları şarttır.

Ondan sonra gözler birbirine baktığında insanın kalbi kıpırdamalı, eller bir araya

geldiğinde buz gibi havalarda bile insanın içini sıcacık duygular kaplamalı.

Beraber konuşulabilecek birçok ortak konular olduğu ortaya çıkmalı, zevklerin

tamamen aykırı yönlere gitmediği tespit edilmeli. Birbirinin samimiyeti denenmeli.

Günlerce beraber olunduktan sonra bile sıkılmamalı, aksine her geçen gün onsuz

hayatın daha zevksiz olduğu anlaşılmalı. Yıllar önce Barbara isimli Amerikalı

bir sevgilim vardı. Birbirimize delice aşıktık. Bana 35 yıl önce söylediği şu sözler

hala aklımda. Belki sizler de sevdiklerinize karşı kullanabilirsiniz bu cümleyi:

I LOVE YOU MORE THEN YESTERDAY, LESS THEN TOMORROW, yani

'’Seni dünkünden daha çok, yarınkinden daha az seviyorum.''

 

     Sevgiliyi mutlu edecek kadar kıskanma duyguları oluşmalı.

Asla kıskançlıkla sevgiliye hayat zehir edilmemeli. Daha sonraları da seksi

yaşamalı sevgiliyle. Bence bir insanla seks yapmadan ona aşık olmak çok zordur.

Esas aşk seks yaptıktan sonra bütün elementlerini perçinler ve dağılmayacak

hale gelir. Seks yapmadan yaşanan aşk tam olgunlaşmamış, perçinleşmemiştir.

Ben bu yazdıklarımla tabii ki Türk toplumunun örf ve adetlerini, dini duygularını

eleştirmek niyetinde değilim. Asla böyle bir kasıt yok yazdıklarımda.

Ama Almanya'dan döneli 9 yıl oldu. benim de izlenimlerim var.

Türk kızları İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya gibi metropol şehirlerde

bekarete pek değer vermiyorlar. Verenlerin büyük bir bölümü de affedersiz zar d

iktirme ihtiyacını duyacak kadar ilişki içinde. Ayrıca eş olarak seçeceği kimseyi de

aldatmaya hazır yani böyle bir davranışla.

 

    Avrupalı bu konuda serbest. Ergenlik çağına gelen kızlar çantalarında doğum

kontrol hapları taşıyorlar ve cinsel özgürlüğü doyasıya yaşıyorlar.

Bu arada aileleri tarafından sadece dejenere olabilecek davranışlarda bulunmamaları öğretiliyor kendilerine.

''Kızım sadece sevebileceğin, ciddi arkadaşlık kurduğun kimse ile

cinsel ilişkiye gir ve doğum kontrol hapını muntazaman almayı ihmal etme!

Aman evlenmeden çocuk sahibi olma!'' uyarısında bulunuyorlar.

 

     Dün CNN Türk'de bir yayın seyrettim. Dünyanın global ısınlaşmasının gittikçe

çoğaldığı ve dolayısıyla Okyanuslarda suların hızla buharlaşarak gökyüzünde

büyük bulut kümeleri oluşturduğu, bu bulut kümelerinin çokluğu ve büyüklüğü

neticesinde zamanla güneşin ısısını dünyaya yansıtamayacağı, buzullaşma devrinin

başlayacağı, bunun da yüzyıllarca süreceği konuşuluyordu. Yani dünyanın sonu

gibi bir şey. Buzul devri. Düşünebiliyor musunuz, 2-3 gün kar yağınca şehirlerimizde

hayat felce uğruyor. Ya her taraf buzla kaplanırsa nasıl yaşarız? Ne elektrik üretilebilinir

ne bir şey. Belki de Amerikalılar bu yüzden Mars'ta hayat olup olmadığını araştırdılar ve

oraya göç edecekler. Bize yer kalmaz oralarda. Herkes Ay'a, Mars'a gider, Dünya bize kalır.

 

     Avrupa'lı da çok kitap okuduğu için dünyanın geleceğinin pek garantili olmadığını biliyor.

Bu yüzden günlerini mutlu bir şekilde, doyasıya yaşayarak geçirmeyi seviyorlar.

Bizler ise doyasıya üzülerek, ağlayarak, kavga ederek gün geçirme meraklısıyız.

 

     Geçenlerde yine bir TV programında, seyircilerden saçları ağarmış olgun bir bayan,

''Aşk önemli değildir. Sevgi önemlidir. Aşk dediğin bir dakikalık bir iş,

ama sevgi ömür boyu sürer''  diye düşüncelerini belirtti. Mantığa bakın lütfen.

Kadın çoluk çocuk yetiştirmiş, saçları ağarmış ama ''Aşk'' ile ''Cinsel İlişki''

arasındaki farkı bilmiyor. Aşkın içinde cinsel ilişkinin ve çok büyük miktarda da

karşılıklı sevgi ve saygının olduğunu hepimizin bilmesi gerekir.

Sevgisiz aşk olmaz ama aşksız sevgi olur. Bizimle iyi geçinen komşumuzu,

arkadaşımızı sevmemiz için ona aşık olmamız gerekmez, sevebiliriz,

ama sevmediğimiz bir kimseye aşık olamayız.

 

     ''Biz Evleniyoruz'' programının finali yapıldı. Tülin isimli 22 yaşındaki

Eskişehir'in bir köyünde yaşayan çağdaş görünümlü, çok güzel kızımız aşkı biliyor.

Ama ondan birkaç yaş daha büyük olan, kendini Türkiye'nin en yakışıklısı zanneden ve

Almanya'da yetişmiş Caner evladımız aşkı hala öğrenememiş.

Kaldıkları evde kıza hayatı zehir etti, çocukça davranışlarıyla, küsmeleriyle,

maçoluklarıyla kızın sevgi ve güvenini kazanamadı. Ama  kıza evlenme teklifi ederse

kabul edeceğini bekledi. ''Ben çok uğraştım ama kendimi sevdiremedim'' diyor.

Oysa kendini sevdirmemek için çok uğraştığını bilmesi gerekirdi.

En azından geç de olsa fark etmeliydi. Ama kötü davranışlarını daha sonra

da fark edemedi. Kız ise ''Tamam, Caner'e karşı hoşlanma duygularım var

ama bu onunla evlenmeme yetecek kadar değil'' derken, yaşından daha olgun

bir davranış sergiledi. Hoşlandığı için ve alacakları 200 milyar TL miktarındaki

ödüllerin uğruna evliliğe gitmek istemedi. Bravo. Keşke bütün köylü kızlarımız bu

Tülin gibi çağdaş, güzel ve mantıklı olabilseler. Ama kendini çok yakışıklı zanneden

Caner, iki ay içinde kızla doğru dürüst flört edip, onu kendisine aşık edemedi.

En azından tam aşık olacak duruma getiremedi.

 

    Gözünü sevdiğimin Almanya! Vallahi burnumda tütüyor.

Orada insanlar çok daha rahat ve çağdaş yaşıyorlar. Kendisini ilk görüşte

aşık olabileceğimi anladığım ve daha sonra onun da aynı düşüncelerde olduğunu

öğrendiğim İrlandalı nişanlım Elizabeth ile bir hafta göz göze flört ettikten sonra

yemeğe gittik ve aynı gece beraber ilişkiye girdik. İkimiz de birbirimiz hakkında

bu sebepten dolayı aşağılayıcı düşüncelere kapılmadık. Aksine, cinsel ilişkiden

sonra birbirimize aşık olmaya başladık ve kısa zamanda birlikte yaşamaya başladık.

Nişanlım çok güzel ve akıllıydı. Bir kadında olması gereken tüm güzel özelliklere sahipti.

Ben de Caner'den biraz daha yakışıklı ve kültürlü idim. Ama Caner kadar kapris yapmadım.

Buna rağmen böyle güzel bir kızı delicesine sevmek varken ondan ayrılmanın beni ne

kadar yıkacağını anlayacak zekaya veya olgunluğa sahip değildim. Maddi sıkıntılar da

olunca, üstelik yaşadığımız dairenin küçük ve çok modern olmaması buna eklenince

problemler ortaya çıkıyor. Bu problemler de birlikteliği bozabiliyor.

Bu birlikteliği muhafaza edecek imkanlarım olsaydı, bugün belki de en büyüğü

30-35 yaşlarında birkaç çocuğum olacaktı. Şimdi çocukları olmayan yalnız bir hayata talim etmeyecektim.

Fırsatları zamanında değerlendirmek gerekiyor.

Zamanında değerlendirilmeyen fırsatlar, biz istediğimizde tekrar

karşımıza çıkmayabiliyor.

 

     Bence, başta Türkiye olmak üzere tüm İslam aleminde köklü düzenlemeler

yapılmalı ve İslam dini bir Korku Dini olmaktan çıkarılmalıdır.

Kuran-ı Kerim'in manasını bilmeden ezbere arapça okuyarak dindar geçinen

çok insan var. Bunlar için hemen her şey günah. 1400 sene öncesinin şartlarına

göre indirilmiş emirler bugün en azından biraz daha düzene sokulmalı.

Tamam, Kuran-ı Kerim Allah Kitabı, değiştirilmesin, ama uygulamalarımızın

doğru olup olmadığı araştırılsın. Çağa uygun yaşamamız Kuran-ı Kerim'i yanlış

uyguladığı-mız için zorlaşmasın. Molla rejimiyle yönetilen İran'da bile kadınlar

başörtüsü örtüyor, birçoğu da yavaş yavaş başını açmaya başladı.

Başörtüsü örtenlerin yüzleri ve saçlarının birazı görünüyor.

Bizim türban kullanan bayanlarımız saçlarının bir teli bile görünmesin

diye bir de çember gibi bir şey takıyorlar, türbanın altına.

Yani kızlarımız, çoğu yörelerimizde yüzlerini göstermiyorlar erkeklere.

Erkekler nasıl sevip de aşık olacaklar?

           

     Kuran-ı Kerim'de başörtüsü ile ilgili NUR SURESİ 31. Ayeti açık.

Orada türban takılması, saçın bir kılının dahi görünmemesi ile ilgili bir emir yok.

Erkeklerin tahrik olmaması için saçın örtülmesi var. Yani saç tümüyle göründüğü

zaman kadın yüzünü daha da güzelleştirecek ve erkeklerin şehvet duygusu

canlanacak. Bu önlenmek isteniyor. Ama başörtüsü örtülünce zaten kadın

güzelliğinin kafa kısmında olanı tam olarak açığa çıkmıyor. Maksada ulaşılmış oluyor.

Yani bir tutam saç görünmesi filan tahrik unsuru olmaz, diye düşünüyorum.

           

        Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar;

namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna

olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının

üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları,

kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin

oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar),

ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına

şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların

gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan

başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları

zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar

(Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler.)

Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz

(NUR 31) (Diyanet meali)

 

     Benim rahmetli annem, nur içinde yatsın, Kuran-ı Kerim okurken beyin

kanaması geçirerek 82 yaşında vefat etti. Ama Kuran-ı Kerim'in Türkçe mealini hiç

okumadığı için anlamını pek bilmezdi. Pek dindardı, beş vakit namazını kaçırmazdı.

Başından eşarbını hiç çıkarmaz gibiydi. Geceleri bile melaikeler saçlarını görmesin diye

başörtülü yatardı. Bana da saçlarını göstermezdi diğer erkek evlatlarına da.

Yukarıya aktardığım ayeti bir kere daha okursak kadınl

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

AŞK NEDİR?

27/1/2007
Kategori: Gunluk

 

ÇOĞUMUZ  AŞKIN NE OLDUĞUNU BİLMİYORUZ. 

17. 02. 2004

 

      Sahi, aşk nedir? Yenir mi, içilir mi, koklanır mı?

Daha 24 yaşında genç bir delikanlıyken aşkın gazabına uğramışım.

10. 10. 1969 tarihinde Almanya'nın Berchtesgaden kasabasında yazdığım

şu küçük şiire bir göz atalım lütfen.

 

AŞK VE ÖTESİ

Önce tatlı bakışmalar

Gözlerin birbirine değişi

İlk randevu

Ve sonrası...

Aşk güzel şey

Sevmek sevilmek

Mutlu bir çift insanlar arasında

Ah şu kahpece terk ediliş olmasa.

 

Terk edilmeye kim dayanabilir ki? Ben de pek nazik davranmamışım hani...

İyi kızmışım ha! Terk edilmek dokunmuş bana. Terk eden kabahatli

olsa da genellikle terk edilen de kabahatli. İnsan, her zaman bunun

farkına varamadığı için terk edilmeyi kahpelikle suçlayabilecek kadar

saf olabiliyor bazen. Dört ay sonra 23. 02. 70 tarihinde de aynı kasabada

şöyle bir şiir daha yazmışım.

 

AŞK VE DÖRT MEVSİM

Aşk bahardan daha renkli ve iç açıcı

Yazdan daha sıcak ve yakıcı

Sonbahardan daha yaprak dökücü

Kıştan daha soğuk ve kahredicidir.

 

     Şiir, kısa ve kafiye uyumuna dikkat edilerek o andaki duygular dile

getirildiği için, aşkın insanı çok mutlu ettiği konusuna fazla değinilmemiş.

Zaten ben de o yıllarda Almanya'ya yeni gelmiştim. Aids denilen bir hastalık

da yoktu ve Türklere karşı bir merak ve beğeni duygusu vardı Almanlarda.

Dolayısıyla fazla miktarda kızlarla arkadaşlık etme imkanım oluyor ve bir türlü

bir kıza bağlanamadığım için terk ediliyordum. Terk edilince de aşkın verdiği

mutluluklardan bahsedemiyordum tabii.

 

     Neyse konumuz benim aşk maceralarım değil. Türkiye'de yaşayan

vatandaşlarımızın AŞK hakkındaki düşünceleri. Türkiye'deki Türk insanının

aşka hangi pencereden baktığı.

 

     Şu anda TGRT TV Kanalında ''Kadının Sesi'' programını seyrediyo-rum.

Küp şeker görünümünde, hantal bir genç bayan aşktan bahsediyor.

Evli bir adama kaçmış. Çünkü ona aşık olmuş. Ama adam evli olduğunu

söylememiş. Onunla yat kalk talimleri yaptıktan ve hamile kaldıktan sonra evli

bir erkeğe aşık olduğunu anlamış. Başka çaresi olmadığı için adamı terk

edememiş. Şu anda ikinci çocuğuna hamile ve aşık olduğu adam bu bayanı

bırakıp arazi olmuş. İki çocuk sahibi olmasına katkıda bulunduğu kadını bırakıp

kaçmış ve eski eşine de gitmemiş. Başka bir kadınla beraber yaşamaya başlamış.

 

     İyi, güzel... Sen haklısın hatun. Bu adam utanmadan, sıkılmadan seni bırakıp

kaçmış. Canım evladım bu ne biçim kafa ki bedeninin en üstünde taşıyorsun ama

içindeki beyin bölümünün arızalı olduğunu fark edememişsin? Sen aşkı bilmeden

aşık olduğunu söylüyorsun. İnsan aşık olmadan önce bir bakar, konuşma, flört devresi

geçirir. Ailenin izni olmadan, paldır küldür kaçtığın adamın neyin nesi,

kimin fesi olduğunu araştırmadın mı? O ana baba iyi de olsa, kötü de olsa senin

dünyaya gelmene katkıda bulunmuşlar. Seni kaçabilecek duruma getirinceye

kadar büyütmüşler. Onları ikna etmeye çalışsan olmaz mıydı? İkna edemezsen

onların beğenebileceği birisi ile tanışma imkanları yaratmak için bekleyebilirdin.

Çünkü kimse evladının kendi rızası olmadan kaçarak evlenmesini arzu etmez.

Tabii normal bir kalbi varsa. İstisnalardan söz etmiyorum.

(Bu paragraf GÜZİN ABLA'YA MEKTUP gibi oldu.)

 

     Ama bizim genç kızlarımızda bekaret sıkıntısı olduğu için, ergenlik

çağına geldiklerinde huzursuzlaşıyorlar. Neden? Vücut gelişmiş, seks

duyguları uyanmış içlerinde. Erkek gördükçe içleri kıpır kıpır ediyor.

Ama erkeklerle arkadaşlık ettiklerinde hemen KÖTÜ KIZ damgası yiyorlar.

Hele dar bir çevrede yaşıyorlarsa fahişe muamelesi bile görebilirler.

Daha dünkü gazete ve TV haberlerinde, kızı sevdiği erkekle evlenmeden

önce ilişkiye girdiği için acımasızca katleden bir babadan bahsediliyordu.

Böyle namuslu bir milletiz ama her türlü namussuzluğu da bizler yapıyoruz.

TV haberlerinde ve araştırmacı gazeteci

UĞUR DÜNDAR'ın programlarında ülkemizde nasıl bir gıda terörü

estirildiğini görüyoruz. Namuslu bir vatandaş, son kullanma tarihi geçmiş,

kokuşmuş sucukları da yeni imalatın sucuk kıymasıyla birlikte işleme

tabi tutar mı? Namuslu bir vatandaş, hijyen olmayan

koşullarda topladığı pis et ve yağ artıklarından lahmacun kıyması yapar mı?

Yapıyorlar işte.

27 yıllık Almanya yaşantımda böyle namussuzluklar görmedim.

 

     Bugün en tanıdığımız bir esnaftan bile kazıklanmadan alışveriş etmek için

çok dikkat etmek zorundayız. Her fırsatta her türlü kazığı yiyebiliyoruz.

Hormonsuz sebze meyve kalmamış. Ekmekler bile kalitesiz.

Ülkem insanının büyük bir bölümü namus ve ahlak kavramlarını unutmak üzere.

Her türlü ahlaksızlık serbest. Ama kızlarımız bakire kalma mecburiyetinde.

Ne yapsın bu kızlar? Her gün TV'lerde görmedikleri manzara yok.

Erkeklerle ilişkiye girmek, erkek vücudunu tanımak istiyorlar.

Bu istek istemsiz olarak beyinlerinde meydana geliyor kızlarımızın.

Yani istemeseler de erkeğe karşı ilgi duyuyorlar. Nasıl ki uyuşturucu, s

igara ve içki müptelaları da kendi istekleri olmasa da davranışlarını

frenleyemezlerse kızlarımız da öyle. Erkeklerin işi kolay.

Onlar hemen her şehirde olan genelevlere gidebilirler, kız tavlayabilirler,

nikahlı kadınların üzerine kuma getirebilirler ve daha neler...

Erkekler yaptı mı, tam erkek oluyorlar, kızlar yapınca fahişe.

 

     İşte bu sebeplerden dolayı da kızlarımızın çoğu, ergenlik çağına gelir gelmez,

erkek vücudunun güzelliğini yaşamak için evlenme zorunda kalıyorlar.

Bu yüzden de 12-16 yaşlarında evlenenler çok. Genç yaşta yabancıya

gitmemesi için de çoğu yörelerimizde akraba evlilikleri yaptırılıyor ki namus

garanti olsun. Böylece aile de kızın namusu ile ilgilenmekten kurtuluyor.

Artık kızın namusu kocasına teslim ediliyor. Bu nasıl namussa böyle.

Akraba evliliklerinden de çoğu arızalı ve akıllı olmayan çocuklar dünyaya geliyor.

Akraba evliliklerinden olan çocukların özürlü doğabilecekleri ve çok akıllı

olmayacakları tıbben kanıtlanmış ve Türkiye'mizdeki bazı vatandaşlarımız hariç,

dünyaca biliniyor.

     

     Tabii böyle aptal insanlar da ne aşkı biliyorlar ne de doğru dürüst düşünmeyi.

Aziz Nesin Türk Milletinin aptal olduğunu söyledi. Bunun oranını bilemiyorum

ama çok sayıda aptal insanlarımız var. Akıllılarımız da müthiş zeki oluyorlar.

Yani bir tavuğu günde 3-4 defa yumurtlatmak için geceleri bile spot lambalarını yakıp,

oynak müzik çalarak tavukları ''Sabah oldu, hadi kalkın da yumurtlayın!'' diye

uyandırmak kırk yıl düşünsem benim aklıma gelmez. Gelse de kovarım.

Ama benim vatandaşlarımın bir bölümü böyle tavukçuluk yapar ve yemlerine de

çok miktarda antibiyotikli ilaç koyarak 2 ayda yenecek hale gelebilecek piliçleri

2 haftada yenecek hale getirirler. Ama lezzetsiz olurmuş, insan vücuduna zararlıymış,

orasıyla pek ilgilenmezler. Bekaret konusu değil ki bu, çeksin silahı vursun pilici

''Ulan sen niye lezzetsizsin, müşteri şikayet ediyor'' diyemez ya.

Zaten lezzetsiz oldukları yendikten sonra anlaşılıyor. Ölmüş ve yenmiş tavuk da

öldürülemez. Mümkün olsa  onu da yaparlar. Midemize ateş edip ölmüş tavuğu bir

daha öldürmesinler diye ben şimdiye kadar hiçbir tavukçuya şikayette bulunmadım.

Kimseye de tavsiye etmem. Bunlar tehlikeli işler.

 

     Gelelim Aşk konusuna. Hantal kızımız 18 yaşında iken anlatmadığı sebeplerden,

evli adama kaçmış ve de ondan hamile kaldıktan sonra evli olduğunu anlamış.

Ama buna rağmen şu anda ikinci çocuğa hamile. Buna tabii ki ''Bile bile lades'' denir.

Adam ''Benden bu kadar, ben vazifemi yaparım, arkama bakmadan kaçarım''

düşüncesiyle vınlamış. Kız hala ''Aşık olmuştum'' diyor.

Kurbanlık koyun olsunlar senin aşkına!

 

     Bence bir insanın, bir diğerine aşık olması için zamana ihtiyacı vardır.

''İlk görüşte aşık oldum'' hikayesi anlatanlar olayı biraz abartıyorlar.

Bunlar hikaye anlatmasını beceremiyorlar. Kimse, kimseye ilk görüşte aşık olamaz.

Bu mümkün değildir. İlk görüşte '' Tam aradığım ve delice aşık olabileceğim insan''

diye düşünülebilir. İlk görüşte şimdilerde çok kullanılan bir deyimle, elektrik alınabilir,

çok güzel duygular hissedilebilir, mutlu olunabilir vs. Ama bunlar aşk değildir.

Aşk çok daha fazla güzel duyguların birlikte oluşmasından sonra ortaya çıkar.

Aşık olan kimse her türlü fedakarlığa hazırdır. Sevgilisini kendisinin bir parçası gibi görür.

Onsuz bir yarım insan gibidir.

 

     Aşık olmak için önce insanların birbirini fiziksel olarak beğenmeleri gerekir.

En azından fiziksel olarak birbirlerinden rahatsız olmamaları şarttır.

Ondan sonra gözler birbirine baktığında insanın kalbi kıpırdamalı, eller bir araya

geldiğinde buz gibi havalarda bile insanın içini sıcacık duygular kaplamalı.

Beraber konuşulabilecek birçok ortak konular olduğu ortaya çıkmalı, zevklerin

tamamen aykırı yönlere gitmediği tespit edilmeli. Birbirinin samimiyeti denenmeli.

Günlerce beraber olunduktan sonra bile sıkılmamalı, aksine her geçen gün onsuz

hayatın daha zevksiz olduğu anlaşılmalı. Yıllar önce Barbara isimli Amerikalı

bir sevgilim vardı. Birbirimize delice aşıktık. Bana 35 yıl önce söylediği şu sözler

hala aklımda. Belki sizler de sevdiklerinize karşı kullanabilirsiniz bu cümleyi:

I LOVE YOU MORE THEN YESTERDAY, LESS THEN TOMORROW, yani

'’Seni dünkünden daha çok, yarınkinden daha az seviyorum.''

 

     Sevgiliyi mutlu edecek kadar kıskanma duyguları oluşmalı.

Asla kıskançlıkla sevgiliye hayat zehir edilmemeli. Daha sonraları da seksi

yaşamalı sevgiliyle. Bence bir insanla seks yapmadan ona aşık olmak çok zordur.

Esas aşk seks yaptıktan sonra bütün elementlerini perçinler ve dağılmayacak

hale gelir. Seks yapmadan yaşanan aşk tam olgunlaşmamış, perçinleşmemiştir.

Ben bu yazdıklarımla tabii ki Türk toplumunun örf ve adetlerini, dini duygularını

eleştirmek niyetinde değilim. Asla böyle bir kasıt yok yazdıklarımda.

Ama Almanya'dan döneli 9 yıl oldu. benim de izlenimlerim var.

Türk kızları İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya gibi metropol şehirlerde

bekarete pek değer vermiyorlar. Verenlerin büyük bir bölümü de affedersiz zar d

iktirme ihtiyacını duyacak kadar ilişki içinde. Ayrıca eş olarak seçeceği kimseyi de

aldatmaya hazır yani böyle bir davranışla.

 

    Avrupalı bu konuda serbest. Ergenlik çağına gelen kızlar çantalarında doğum

kontrol hapları taşıyorlar ve cinsel özgürlüğü doyasıya yaşıyorlar.

Bu arada aileleri tarafından sadece dejenere olabilecek davranışlarda bulunmamaları öğretiliyor kendilerine.

''Kızım sadece sevebileceğin, ciddi arkadaşlık kurduğun kimse ile

cinsel ilişkiye gir ve doğum kontrol hapını muntazaman almayı ihmal etme!

Aman evlenmeden çocuk sahibi olma!'' uyarısında bulunuyorlar.

 

     Dün CNN Türk'de bir yayın seyrettim. Dünyanın global ısınlaşmasının gittikçe

çoğaldığı ve dolayısıyla Okyanuslarda suların hızla buharlaşarak gökyüzünde

büyük bulut kümeleri oluşturduğu, bu bulut kümelerinin çokluğu ve büyüklüğü

neticesinde zamanla güneşin ısısını dünyaya yansıtamayacağı, buzullaşma devrinin

başlayacağı, bunun da yüzyıllarca süreceği konuşuluyordu. Yani dünyanın sonu

gibi bir şey. Buzul devri. Düşünebiliyor musunuz, 2-3 gün kar yağınca şehirlerimizde

hayat felce uğruyor. Ya her taraf buzla kaplanırsa nasıl yaşarız? Ne elektrik üretilebilinir

ne bir şey. Belki de Amerikalılar bu yüzden Mars'ta hayat olup olmadığını araştırdılar ve

oraya göç edecekler. Bize yer kalmaz oralarda. Herkes Ay'a, Mars'a gider, Dünya bize kalır.

 

     Avrupa'lı da çok kitap okuduğu için dünyanın geleceğinin pek garantili olmadığını biliyor.

Bu yüzden günlerini mutlu bir şekilde, doyasıya yaşayarak geçirmeyi seviyorlar.

Bizler ise doyasıya üzülerek, ağlayarak, kavga ederek gün geçirme meraklısıyız.

 

     Geçenlerde yine bir TV programında, seyircilerden saçları ağarmış olgun bir bayan,

''Aşk önemli değildir. Sevgi önemlidir. Aşk dediğin bir dakikalık bir iş,

ama sevgi ömür boyu sürer''  diye düşüncelerini belirtti. Mantığa bakın lütfen.

Kadın çoluk çocuk yetiştirmiş, saçları ağarmış ama ''Aşk'' ile ''Cinsel İlişki''

arasındaki farkı bilmiyor. Aşkın içinde cinsel ilişkinin ve çok büyük miktarda da

karşılıklı sevgi ve saygının olduğunu hepimizin bilmesi gerekir.

Sevgisiz aşk olmaz ama aşksız sevgi olur. Bizimle iyi geçinen komşumuzu,

arkadaşımızı sevmemiz için ona aşık olmamız gerekmez, sevebiliriz,

ama sevmediğimiz bir kimseye aşık olamayız.

 

     ''Biz Evleniyoruz'' programının finali yapıldı. Tülin isimli 22 yaşındaki

Eskişehir'in bir köyünde yaşayan çağdaş görünümlü, çok güzel kızımız aşkı biliyor.

Ama ondan birkaç yaş daha büyük olan, kendini Türkiye'nin en yakışıklısı zanneden ve

Almanya'da yetişmiş Caner evladımız aşkı hala öğrenememiş.

Kaldıkları evde kıza hayatı zehir etti, çocukça davranışlarıyla, küsmeleriyle,

maçoluklarıyla kızın sevgi ve güvenini kazanamadı. Ama  kıza evlenme teklifi ederse

kabul edeceğini bekledi. ''Ben çok uğraştım ama kendimi sevdiremedim'' diyor.

Oysa kendini sevdirmemek için çok uğraştığını bilmesi gerekirdi.

En azından geç de olsa fark etmeliydi. Ama kötü davranışlarını daha sonra

da fark edemedi. Kız ise ''Tamam, Caner'e karşı hoşlanma duygularım var

ama bu onunla evlenmeme yetecek kadar değil'' derken, yaşından daha olgun

bir davranış sergiledi. Hoşlandığı için ve alacakları 200 milyar TL miktarındaki

ödüllerin uğruna evliliğe gitmek istemedi. Bravo. Keşke bütün köylü kızlarımız bu

Tülin gibi çağdaş, güzel ve mantıklı olabilseler. Ama kendini çok yakışıklı zanneden

Caner, iki ay içinde kızla doğru dürüst flört edip, onu kendisine aşık edemedi.

En azından tam aşık olacak duruma getiremedi.

 

    Gözünü sevdiğimin Almanya! Vallahi burnumda tütüyor.

Orada insanlar çok daha rahat ve çağdaş yaşıyorlar. Kendisini ilk görüşte

aşık olabileceğimi anladığım ve daha sonra onun da aynı düşüncelerde olduğunu

öğrendiğim İrlandalı nişanlım Elizabeth ile bir hafta göz göze flört ettikten sonra

yemeğe gittik ve aynı gece beraber ilişkiye girdik. İkimiz de birbirimiz hakkında

bu sebepten dolayı aşağılayıcı düşüncelere kapılmadık. Aksine, cinsel ilişkiden

sonra birbirimize aşık olmaya başladık ve kısa zamanda birlikte yaşamaya başladık.

Nişanlım çok güzel ve akıllıydı. Bir kadında olması gereken tüm güzel özelliklere sahipti.

Ben de Caner'den biraz daha yakışıklı ve kültürlü idim. Ama Caner kadar kapris yapmadım.

Buna rağmen böyle güzel bir kızı delicesine sevmek varken ondan ayrılmanın beni ne

kadar yıkacağını anlayacak zekaya veya olgunluğa sahip değildim. Maddi sıkıntılar da

olunca, üstelik yaşadığımız dairenin küçük ve çok modern olmaması buna eklenince

problemler ortaya çıkıyor. Bu problemler de birlikteliği bozabiliyor.

Bu birlikteliği muhafaza edecek imkanlarım olsaydı, bugün belki de en büyüğü

30-35 yaşlarında birkaç çocuğum olacaktı. Şimdi çocukları olmayan yalnız bir hayata talim etmeyecektim.

Fırsatları zamanında değerlendirmek gerekiyor.

Zamanında değerlendirilmeyen fırsatlar, biz istediğimizde tekrar

karşımıza çıkmayabiliyor.

 

     Bence, başta Türkiye olmak üzere tüm İslam aleminde köklü düzenlemeler

yapılmalı ve İslam dini bir Korku Dini olmaktan çıkarılmalıdır.

Kuran-ı Kerim'in manasını bilmeden ezbere arapça okuyarak dindar geçinen

çok insan var. Bunlar için hemen her şey günah. 1400 sene öncesinin şartlarına

göre indirilmiş emirler bugün en azından biraz daha düzene sokulmalı.

Tamam, Kuran-ı Kerim Allah Kitabı, değiştirilmesin, ama uygulamalarımızın

doğru olup olmadığı araştırılsın. Çağa uygun yaşamamız Kuran-ı Kerim'i yanlış

uyguladığı-mız için zorlaşmasın. Molla rejimiyle yönetilen İran'da bile kadınlar

başörtüsü örtüyor, birçoğu da yavaş yavaş başını açmaya başladı.

Başörtüsü örtenlerin yüzleri ve saçlarının birazı görünüyor.

Bizim türban kullanan bayanlarımız saçlarının bir teli bile görünmesin

diye bir de çember gibi bir şey takıyorlar, türbanın altına.

Yani kızlarımız, çoğu yörelerimizde yüzlerini göstermiyorlar erkeklere.

Erkekler nasıl sevip de aşık olacaklar?

           

     Kuran-ı Kerim'de başörtüsü ile ilgili NUR SURESİ 31. Ayeti açık.

Orada türban takılması, saçın bir kılının dahi görünmemesi ile ilgili bir emir yok.

Erkeklerin tahrik olmaması için saçın örtülmesi var. Yani saç tümüyle göründüğü

zaman kadın yüzünü daha da güzelleştirecek ve erkeklerin şehvet duygusu

canlanacak. Bu önlenmek isteniyor. Ama başörtüsü örtülünce zaten kadın

güzelliğinin kafa kısmında olanı tam olarak açığa çıkmıyor. Maksada ulaşılmış oluyor.

Yani bir tutam saç görünmesi filan tahrik unsuru olmaz, diye düşünüyorum.

           

        Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar;

namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna

olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının

üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları,

kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin

oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar),

ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, ailenin kadınına

şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların

gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan

başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları

zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar

(Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler.)

Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz

(NUR 31) (Diyanet meali)

 

     Benim rahmetli annem, nur içinde yatsın, Kuran-ı Kerim okurken beyin

kanaması geçirerek 82 yaşında vefat etti. Ama Kuran-ı Kerim'in Türkçe mealini hiç

okumadığı için anlamını pek bilmezdi. Pek dindardı, beş vakit namazını kaçırmazdı.

Başından eşarbını hiç çıkarmaz gibiydi. Geceleri bile melaikeler saçlarını görmesin diye

başörtülü yatardı. Bana da saçlarını göstermezdi diğer erkek evlatlarına da.

Yukarıya aktardığım ayeti bir kere daha okursak kadınların kimlere saçlarını

göstermesinde bir sakınca olmadığını daha&n

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

NESCAFE KÜLTÜRÜ

27/1/2007
Kategori: Gunluk

 

NESCAFE KÜLTÜRÜ               18. 05. 2004 Saat: 19:54

 

Bu konu ile ilgili bir araştırma yapıp internette forum sayfalarında yorumlar yapmış ve bir sürü hakarete uğramıştım. Maksadım Nescafe'yi kötülemek değildi. Zaten böyle bir şey yapsam, hakkımda şikayette bulunulabilir. Kimsenin malını kötüleme niyetim yok. Ben, Türkiye'de son yıllarda gelişen NESCAFE KÜLTÜRÜNE anlam veremiyorum. O güzelim TÜRK KAHVESİ geleneğimiz unutulmak üzere. Birçok kimse misafirlerine Nescafe ikram ederek hava attığını zannediyor. Televizyonlarda bile program sunucuları ve misafirleri ellerinde kocaman kahve fincanlarıyla havalara giriyorlar. İçindeki de çoğu kez Nescafe. O güzelim Türk usulü çay ve Türk Kahvesi ikram edilmiyor. Sadece Savaş Ay'ın SOKAK ARASI programında filan çay içildiğini görüyorum.

 

Ha... bir de Kahve makinesiyle yapılan, güzel kokulu, mis gibi aromalı kahve var. Almanlar bu kahveyi içmeden günlerini geçiremezler. Bizdeki çay içme alışkanlığının bir fazlası onlarda kahve makinelerinden yapılan kahve alışkanlığı olarak ortaya çıkar.

 

Sadece Almanya değil, İtalya, Fransa, Avusturya dahil birçok Avrupa ülkesinde, kahve makinesinde yapılan kahveyi büyük fincanlarla içme alışkanlığı vardır. Hele bir de endüstri makinelerinde yapılan kahveler vardır ki bunların mis gibi aromalarına doyum olmaz. Avusturya'nın Kahvehaneleri meşhurdur. Almanya'nın da öyle. Buralarda bizdeki kahvehanelerde olduğu gibi kumar oynanmaz, sigara dumanları arasında OKEY ve TAVLA oynayan, birbirlerine olur olmaz küfürler eden, lüzumsuz şakalar yapan, çoğunlukla işsiz, güçsüz veya emekli insanlardan oluşan kalabalıklar, ''Çaaaayyyyy yap. Çaylar iki oldu, üç oldu, çaylar dört oldu. Bi tanesi iyi olsun!'' gürültülerine rastlanmaz. Ha... ''Bi tanesi iyi olsun'' sözüne takılabilirsiniz. Sizleri bu takıntıdan kurtarmak için ne olduğunu anlatayım: Köşedeki masada oturan, nur yüzlü ihtiyar,

''- Evladım, bi çay da bana lütfen ama iyi olsun!'' demiş ya, işte bu yüzden böyle bağırıyor kahveci çırağı. Gençliğimde rahmetli Aziz Nesin'in bir kitabından okumuştum bu espriyi.

 

Almanya ve Avusturya'daki Cafe evleri gayet güzel düzenlenmiştir. Hepsinin tavan aralarına yerleştirilmiş, görüntü bozukluğu vermeyen havalandırmaları vardır. Zaten artık sigara içenler için ekstra ufak bir bölüm ayrıldığı için bu mekanlarda sigara da içilmez. Bu Cafe evlerine bir göz attığınızda hep temiz giyimli, bakımlı insanlar görürsünüz. Genç ve güzel kızlar da oldukça fazladır. Mekanın çoğunlukla girişinde güzel bir vitrin ve içinde hala unutamadığım, çeşit çeşit ve Türkiye'de aynı tadı bulamadığım pastalar vardır. Masanıza oturmadan, hangi pastalardan istediğinizi burada belirtebilirsiniz. Ayrıca bol miktarda günlük gazeteler ve haftalık mecmualar asılıdır duvarlarında. İsteyen alır, hiçbir ücret vermeden okur ve tekrar aynı yere asar. Buralarda kahveler endüstri makinelerinde yapılır ve çok lezzetlidir. İsteyen bir büyük fincan ısmarlar, isteyen de iki büyük fincan miktarında kahve içeren Kaennchen denilen porselan ibrik tipinde bir malzemede sunulur.

 

Şimdi belki de biraz fazla kaçan bu girişten sonra NESCAFE ile ilgili bilgiler vermek istiyorum. Bu bilgilerin tümünü ''www.nescafe.de'' websitesinde aldım.

 

Nescafe, dünyanın en çok içilen kahvesiymiş. Hikayesi de şöyle başlıyor: 1930 yılında Brezilya hükümeti, dünyaca ünlü Nestle firmasına, kahvenin aroması bozulmadan uzun müddet muhafaza edilebilmesi ile ilgili sorular yöneltmiş ve bu firmayı bu konuda araştırma yapmaya yönlendirmiş.  Bir Nestle ekibi sadece sıcak su içinde karıştırıldığında eriyen, ama kahve kokusunu ve lezzetini kaybetmeyen bir imkan aramaya başlamış.

 

Nestle firmasının İsviçre'deki laboratuvarlarında 7 yıllık bir araştırma neticesinde böyle bir şeyin mümkün olduğu ortaya çıkarılmış. Yeni ürünün adı da NESCAFE olmuş. Nestle ve Cafe kelimelerinden meydana gelen bu isimle üretilen kahve ilk olarak 1 Nisan 1938 yılında piyasaya sürülmüş. 2. Cihan Harbi'nden sonra da Fransa, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri'ne ihraç edilmeye başlanmış.

 

Savaştan sonra Amerikan askerlerinin Avrupaya yerleşmeleri neticesinde, bu askerler arasında da en çok içilen içecek olmuş. Öyle ya askerler kışlada ikamet ediyorlar. Kahve makinlerinde kahve pişirme imkanları yok. Bu kahveyi sıcak suyla eritip içmek kolay gelmiş ve sevilmiş.

 

Nescafe 1945- 50 yılları arasında popülaritesini daha da artırmış. 1950'li yıllarda da Kafeteryaları dolduran Teenagerlerin (10-19 yaş arası gençler) en çok içtiği içecekler arasında yer almış. O sıralarda ''Rock'-''n'' Roll müzik dinlemek için kafeteryalara dolan gençler müzik dinlerken nescafe içmekten zevk alıyorlarmış.

 Nescafenin bu başarısı bugüne kadar devam etmekte ve bütün dünyada, saniyede 1.900 kahve fincanı nescafe içilmekteymiş.

 

   Nescafe gerçekten pratik bir kahve içeceği. Ama, burada durmamız gerekir. Şimdi evlerimizde misafirlerimize en güzel odayı ayırıyoruz, çoğu kadınlarımız misafir gelmeden önce börek kurabiye filan yapar. En kötü ihtimalle pastanelerden satın alır bunları. Çünkü biz misafirperver bir milletiz ve misafirlerimiz için zaman ayırırız. Onlara değer verdiğimizi belli eder, hörmette kusur etmemeye çalışırız.

 

   Peki bu derece misafirperver insanlar olarak misafirlerimize, evlerimizde Nescafe ikram edersek, onlara ''Arkadaş, ben sana ancak bu kadar değer veriyorum. Senin için zamanım yok. Al sana Nescafe. Attım sıcak suyun içine, erittim ve sana ikram ediyorum. İşine gelirse.'' demek mi istiyoruz? Kimsenin böyle bir şey demek isteyeceğini sanmam. Ama olay bu kadar basit. Evimizde misafirlerimize nescafe ikram etmenin manası, aslında budur. Çay ikram edersek, demlenmesi filan uzun sürer. Hele kahve makinesinde, mis gibi aromalı kahve ikram edersek, kahve makinesi lazım. Ayrıca kahve filtresi de gerekiyor.  Ama makinelerde pişireceğimiz kahveleri, paketi açtıktan sonra 15-20 gün içinde kullanmalıyız, yoksa aroması kalmaz.

 

ZAMAN KITLIĞINDA NESCAFE İDEALDİR.

Nescafeyi kullanalım, ama onu bir kahve kültürü olarak hele hava atma unsuru olarak kullanmaya hakkımız yok. Bu bence bilgisizlik veya görgüsüzlük olabilir. Avrupalı ve Amerikalı, artık kendisi için popülaritesini yitirmeye başlayan şeyleri bize yeniymiş gibi yutturuyor ve biz de yutuyoruz. Avrupa'da 1945-50 yılları arasında, genellikle çok gençler ve askerler arasında popüler olan bir ürünü, sadece süt tozu ve şekerle karıştırıp,''ÜÇÜ BİR YERDE'' diye her gün yapılan TV reklamlarıyla halkımıza empoze etmeye ne gerek var? Avrupa ve Amerika'da şu anda nescafe genellikle askeriyede, hapishanelerde, inşaat işçileri arasında ve FAST FOOD Restaurantlarda tüketiliyor. Yani pratik alanlarda, kahve makinesinin kullanılamadığı ortamlarda. İnşaat işçisi evden çıkmadan koyuyor termosuna sıcak suyu, saat 09:00-10:00 arası veya öğle yemeklerinden sonra içiyor neskafesini. Aynı şekilde hapishanelerdeki hücrelerde de elektrik akımı, dolayısıyla kahve makinesi kullanmak yasak. Akşam hücresi kapanmadan, alıyor mahkum çeşmeden akan 50-60 derecedeki sıcak suyu, hücresindeki nescafeyi atıyor sıcaksu doldurduğu fincana, al sana kahve. Bu kahve makine kahvesinin aromasını hayatta vermez Ama imkansızlıklar içinde onun yerini tutuyor işte.

 

Yani evimizde, büromuzda misafirlerimize Nescafe ikram ederek hava atıyorsak, ya bilgisiziz, ya görgüsüz, ya da misafirlerimize değer vermiyoruz. Bu kadar basit.

 

FİLTRELİ KAHVE ve ESPRESSO

Kahve içmeyi seven insanlarımızın artık kahve makineleri tedarik etmeleri ve kahvelerini bu makinelerle usulünce yapmalarının zamanı geldi. Hele italyanların espresso kahve makinelerinde yapılan açık sarı renkte köpüklü espresso kahvesinin tadına da doyum olmuyor.

 

HİÇBİRİNİ TÜRK USLÜ ÇAYA VE TÜRK KAHVESİNE DEĞİŞMEM

Yemeklerden veya alkol alımından sonra. Türk usulü kahve ve Türk çayı da hiçbir zaman ihmal edilmemeli. Ben Almanya'da kendilerine çaydanlık hediye ederek en az 1-15 aileye Türk çayı içme alışkanlığı kazandırdım. Hatta Tayvan'lı dostlarım bile oldu Türk çayını zevkle içen. Ama bizim Karadeniz'li hemşehrilerimiz ve tekel müessesemiz çayları hala toz şeklinde imal ediyor ve yaprak çay bulamıyoruz. Seylan'dan gelen yaprak çaylar her yerde dolu. Karadeniz'in o güzelim çayları, neden yaprak çay olarak imal edilmez, bilmiyorum.

 

Şu anda TV de açık ya. Bu saatte TGRT'de ÇARKIFELEK programını seyrediyorum ve ülkem insanının büyük bir bölümünün menfaatleri söz konusu olunca çok güzel yağcılık yaptığını bir örnekle daha görüyorum. 30 yıllık evli bir bayan arıyor Ankara'dan,

 

''Türkiye'nin sevgilisi Mehmet Ali Erbil, sizi çok seviyoruz, herkes arıyor İpek Mobilya'dan Mobilya hediyesi veriyorsunuz bir de ben arayayım dedim. Çok zor oldu düşürmek. Şükür Allah'a kavuştum size. Hangi harfi söylesem acaba Mehmet Ali Bey, çok heyecanlıyım, sizi ailecek çok seviyoruz.''

 

Allah'ım ya Rabbim, benim yurdum insanı niçin bu kadar menfaatperest olmuş. Çıkarı uğruna eğilip bükülürken hiç mi gururunu düşünmüyor. Ben 2-3 senedir görülmemiş bir ekonomik kriz içindeyim. Şu satırları yazdığım sırada da 2 tabak uyduruk tarhana çorbasıyla duruyorum. Bugün kahvaltı filan etmedim. Zira evde kahvaltılık bir şey yok. Lüzumsuz gururlu bir insan da değilim ama böyle gurur kırıcı bir şekilde yalakalık yaparak alacağım hiçbir hediyede gözüm yok. Efendice ölüp gitmek, onursuzca yaşamaktan daha iyi.

 

O bayan 2 milyarlık İpek Mobilya hediyesini kaptı. Şimdi çok mutludur. Saat: 21:21

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ

27/1/2007
Kategori: Gunluk

 

SEYYAR SATICILAR, SİMİTÇİLER, BOYOZCULAR, MANAVLAR

        ‘’Böyle bir şey olamaz!’’ diye düşünüyordum önceleri ama olduğunu gördüm. Cumartesi akşamı gece geç vakitlere kadar devam eden, hatta bazen sabah 05:00 e kadar sarkan TV programları var. CEVİZ KABUĞU, ATEŞ HATTI vs. gibi. Birçok kimse bu programları izliyor. Nasıl olsa yarın çalışmayacağım veya pazar günü geç vakte kadar uyuyabilirim, düşüncesindeyiz. TV seyretmese de birçok kimse ertesi günü işi olmadığı için geç yatıyor ve geç kalkmayı planlıyor. Ne gezer? Sabah 07:00 den itibaren boyozcusu, simitçisi beş defa aynı mahalleye geliyorlar ve güçleri nispetinde bağırarak mallarının reklamını yapıyorlar.

    

     Kendi mahallemde şimdiye kadar bu tip satıcılara uyarıda bulunan kimseyi görmedim. Ben bir, iki defa uyarıda bulundum ama her defasında olduğu gibi gene yalnız kaldım. Zira çoğunluk bunları umursamıyor bile. Rahatsız olsa da arkadan küfretmekle, konu gündeme gelince birkaç kelime söylemekle yetiniyor. Bu güzel ülkede ''Bana dokunmayan yılan, bin yıl yaşasın'' atasözü, birçok ortamda uygulanıyor. İnsanlarımızın büyük bir bölümü duyarsız ve ''adam sen de''ci.

 

    Bir de manavlar var; eskiden eşeklerle filan gelirlerdi de biz bunu yadırgamazdık, çünkü bizim çocukluğumuzda TV filan yoktu ve bu tarz satışın ilkel olduğunu anlayamıyorduk. Şimdi de küçük kasalı, egzozu bozuk motorlarla gürültü yaptıkları yetmiyormuş gibi, bir de avazı çıktığı kadar bağıran ve hormonlu sebze meyvelerini satmaya çalışan manavlar var. Hoparlör de kullanıyorlar.

 

     Pazar günleri mahalle aralarında gene bozuk motorlarla bağıra bağıra dolaşan hurdacılar var. Arkadan ''Atlet, kilot, fanila, çorap, mendiiiiil!''' diye bar bar bağıran bir satıcı. Bu iyi para kazanıyor galiba, otomobilinin arkasına yüklemiş bütün malını, otomobilli satıcı.

 

     Bir de, ''İşkembeciiii!'' diye bağıran, iki elindeki plastik torbalarda işkembe dolu bir satıcı geliyor. Yazın sıcağında bile işkembe satıyor bu adam. Kelle de var, ayak da torbasında. Eh.. bu kadar oryantallik olur artık! demeyin. İzmir'in göbeğinde 06. 05. 2002 tarihi itibarıyla oluyor bu olaylar. Nostalji değil, yani. Ve biz bilgisayar çağındayız. Ve biz çok genç neslimizin olmasından gurur duyarak, böbürleniyoruz. O çok genç neslimizin bir bölümü de ya okula gitmiyor, ya da okuldan gelir gelmez ellerinde koca bir futbol topu, her köşede, mahalle aralarında top oynuyorlar. Bizim mahallede çok sayıda çingene asıllı vatandaşımız var; bunlar bir odada bir aile sistemiyle hala eskiden ''AİLE EVİ'' dediğimiz evlerde 3-5 aile bir arada yaşıyorlar. Dolayısıyla çocuklar sokakta büyüyorlar. Sabah saat 07:00 den itibaren gece 01:00 e kadar dışarıda bu çocukların çoğu. Gece yarısı bile top oynayarak gürültü yapıyorlar. Kime şikayet edeceğiz? Annesine, babasına gidin de görün! Kafanıza ya terlik yersiniz, ya da daha ağır bir madde. Mahalleyi ayağa kaldıran yaygara da cabası.

 

Gece yarısı saat 03:00 veya daha ileri saatlerde bağıran bir kimsenin sesiyle de uyanabilirsiniz:

- Tahsin! Tahsin! Tahsiiiin!

Kapıya da vuruyor, duyması için. Çoğu kapının ya zili yok, ya da bozuk. Bu bağırma ve kapıyı vurma, on-on beş dakika sürüyor. Dayanamıyor, pencereyi açıyorum ve gayet nazik bir şekilde:

- Arkadaşım, gecenin bu saatinde niçin bağırıyorsunuz?

Cevap hazır.

- Sana ne?

Şimdi bu adam içkiyi içmiş, uyuşturucuyu almış ve kabadayılık yapıyor. Ben ne yapayım?

- Tamam kardeşim! Bağırmaya devam et!

Ve penceremi kapatıp içeri giriyorum. Bu sefer bana küfrediyor adam. Mecburen bütün küfürleri yutuyorum. Yutmasam gargara yapacağım. Ertesi gün aynı adamı tekrar görüyorum, ayılmış bu sefer,

- Abi, kusura bakma dün gece seni de uyandırdım.

Haaaa.. böyle davranıyor da hatasını kabul mü ediyor?

Ne gezer, iki-üç gün sonra aynı hikaye, aynı gürültü ''sil, baştan!''

 

    Bir de Mardinli komşularımız var. Toprağından mı, suyundan mı bilmiyorum, bu şehirde yetişmiş vatandaşlarımızın çoğu iri yapılı ve bu iri yapılarına uygun bir şekilde çok yüksek sesle konuşuyorlar. Kendi aralarındaki konuşmalarını bile bütün mahalle duyuyor. Hele bir tanesi var, kızının ismini mahallede duymayan kalmadı.

- Fatma, Fatmaaa, oooo Fatmaaaaaa!

Tekrar baştan. Aynı bağırmalar. Fatma hariç herkes duyuyor ve annesi bıkmadan usanmadan aynı nakaratı tekrarlıyor:

- Fatma, Fatmaaa, oooo Fatmaaaaaa!

Fatma'dan ses çıkmıyor. Ne yalan söyleyeyim, ben de merak ettim bu Fatma isimli komşumuzu. İndim aşağı annesine sordum:

- N'olmuş Fatmaya? Başına bir şey mi gelmiş? Niçin duymadı o kadar bağırmanızı? Anne gülüyor.

- Yooook, bi şey yoktir. Saçını yıkarmış.

- Halise Hanım bakın siz gerçekten iyi bir bayansınız. Ama hep kapı eşiğinde oturuyorsu-nuz ve ikinci kattaki kızınıza bağırıp duruyorsunuz. Sesiniz de çok gür maşallah! Ama bütün mahalle sizin bağırmanızı dinlemek zorunda mı? Ben evimde rahatsız oluyorum. Siz diğer insanları rahatsız ettiğinizi fark edemiyor musunuz?

Kadın gülüyor:

- Mustafa Abey, biz böyle bağırarak konuşuruz. Alışmışız. Değiştiremeyiz.

Şimdi bu bayana ne diyebilirim, başka? Bu konuşmamız 1 yıl önce olmuştu ve hiçbir şey değişmedi. Fatma geçen hafta evlendi ve eşiyle başka mahallede ev tutmuşlar da kurtulduk.

 

   Haaa... söz evlenmekten açıldı ya, başka türlü bir gürültü kaynağı daha var. O da çok acayip bir şey. Avrupa'da yaşayan Türklerimiz böyle bir olayın olabileceğini düşünemezler. Tabii izine geldiklerinde, bu güzel ülkemizde görmedilerse. Ben beş yıl önce üniversiteyi yeni bitirmiş bilgisayar mühendisi bir tanıdığımın evlilik hazırlıkları esnasında duydum ve şaşırdım. Bu arkadaş benim firmamdaki bilgisayarların problemi olduğunda  bana yardımcı olurdu. Ben de kendisinin düğün davetiyesini hediye olarak yapmayı önerdim. Kabul etti. Davetiye için adres yazacağız, bana sadece mahalle adı veriyor.

- Düğün Salonunun adı filan yok mu? diye sordum.

- Düğün salonunda değil abi, mahallede yapıyoruz düğünü, dedi.

- Neeeeee? diye şaşkınlıkla sordum.

- Evet abi sokakta, bizim kapının önünde.

 

‘’Sokakta düğün yapılır mı?’’ demeyin. Kenar mahalle sakinlerinin çoğu kına gecesi ve düğün eğlencelerini sokakta yapıyor ve gece saat 24:00 veya 01:00’e kadar canlı müzikle bağırıp çağırarak, içip eğlenerek kutluyor. Böyle bir durum eğlenceye iştirak etmeyen herkesi rahatsız ediyor ama kimse sesini çıkarmıyor. Çünkü günün birinde aynı şeyi onlar da yapıyor. Avrupa Birliğine girme çabasın-daki bir Türkiye'de böyle ilkel görüntüler olmamalı.

 

    Taşıt sürücülerinin kornalarını müzikal bir şekilde her fırsatta çalarak gürültü yapmaları da, ayrıca bir kitap dolduracak kadar anlatılabilir. Hele taksi şoförleri. Onlar ayrı bir alem? Hiçbir denetime tabi tutulmazlar. Trafik polisleri onları sadece uyduruk sebeplerle durdurup güçlerini göstermek veya rüşvet almak için ceza yazarlar.

                             

     Evinize 100 metre ilerde caddenin bir tarafından öbür tarafına geçerken bekli-yorsunuz değil mi? Hele elinizde bir iki de alışveriş torbası varsa, en az 5-10 taksinin kornalı tacizine uğrarsınız.

 

     Eğlence yerlerinin, müzik kaseti satışı yapan dükkanların gürültülerini de görmemez-likten gelemeyiz. İzmir'de İkiçeşmelik caddesinde bir dükkan var. Adam müzik kasetleri filan satıyor. Açıyor sonuna kadar müziği, dükkanından 500 metre uzaklıktaki sağlı, sollu mesafe-lere müzik ziyafeti çektirdiğini zannediyor. Kürt asıllı olduğu için de çoğu kez birçoğumuzun anlamadığı Kürtçe lisanındaki kasetleri çalıyor. Kimse bu insandan  şikayetçi değil. Bazen yanındaki tüpçüden tüp gaz alıyorum ve 5 dakika tahammül edemiyorum bu gürültüye. Tüp gazcıya, rahatsız olup olmadığını  soruyorum:

- N'apcen abi, ekmek parası. Bir iki kere rica ettik, dinlemiyor adam. Varsın çalsın. Alıştık

artık.

 

     Yıllar önce TRT kanallarında böyle bir program vardı. ALIŞTIK ARTIK. Yayından kalktı nedense. Belki de Türk Milletinin nasıl olsa her şeye kolay alıştığı görülünce, programa ilgi azaldı da ondan.

 

     Bir de bir mahalle etrafında sıralanmış 5-10 caminin hoparlörlerinden değişik zaman-larda, değişik makamlarda okunan ezanın verdiği gürültü var. Bu gürültü de tahammül edile-cek gibi değil. Ne ezan olduğu belli, ne de makamı. Ya bu ezanlar hoparlörsüz okutulmalı, eskiden olduğu gibi, ya da nöbetçi eczanelerde olduğu gibi bir sistem uygulanmalı. Ezan sesinden rahatsız olmuyorum. Yanlış anlaşılmasın. Ezanın gürültüyle, bozuk ve eski model hoparlörlerle çok sesli olarak okunmasından rahatsız oluyorum.

 

    Gürültü ile ilgili anlatılacak o kadar çok şey var ki, hepsi insanın aklına gelmiyor. Ülkemizde gürültü ile mücadele edilmesi gerektiğine içtenlikle inanıyorum. İnsanlarımız da çok gürültücü, yaşam tarzımız da, her şeyimiz gürültü içeriyor. Sinirlerimiz yıpranıyor. Yavaş yavaş sinir sistemimiz bozuluyor. Yazık oluyor bizlere. TV kanallarındaki tartışma programlarında konuşan çoğu Prof. lakaplı aklı başında insanlarımız bile gürültü etmeden, kavga etmeden birbirleriyle konuşamıyorlar.

 

   Kavgacı ve gürültücü bir millet miyiz? Bu konuda hepimiz biraz öz eleştiri yapma zorundayız. Kafamızı kuma gömerek bir şey halledemeyiz. Kendi kusurlarımızı da görmeliyiz.

 

   Gürültü kirliliğinin çok önemli bir konu olduğunun anlaşılmasını diliyorum. Devleti yönetenlere bu konuda çok büyük görevler düşüyor.  06. 05. 2002

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

TÜRK İNSANI HOŞGÖRÜLÜ MÜ?

26/1/2007
Kategori: Gunluk

 

 

 

HOŞGÖRÜLÜ BİR TOPLUM MUYUZ? 

 

1 Nisan 2006  Saat: 07:30

 

Biraz önce NTV Kanalı’nda HOŞGÖRÜ konusu işlendi. Kadir Çöpdemir sokak röportajları yaparak, yoldan geçenlerin hoşgörülerini ölçmüş. Ben konuya girmeden önce bağırarak ya da büyük harflerle yazarak düşüncemi belirtmek istiyorum. HOŞGÖRÜLÜ DEĞİLİZ.

 

Kendilerine soru sorulanların büyük bir bölümü gerçeği söylemiyorlar. Kamera var ya karşılarında, çağdaş görünecekler. Hele bazıları laf olsun diye HOŞGÖRÜLÜYÜZ diyorlar. Bu nasıl hoşgörüyse.

 

Sorular üç aşağı, beş yukarı şöyle

   * Karşınızda aşırı derecede mini giymiş, çok dekolte bir bayan görseniz hoşgörülü davranır mısınız?

Bir kısım erkekler ‘’Davranırız’’ diyorlar. Ama neye davranacakları belli değil. Bir kısmı da açıkça ‘’Türk toplumuna, bizim örf ve adetlerimize uymaz’’ diyorlar. Benim görüşüm de şu: hiç de hoşgörülü davranmıyor erkeklerin çok büyük bir bölümü. İki gün önce Konak’ta yürüyordum. Biraz dekolte giymiş, güzel bir bayan geçiyordu. Tam o esnada 3 tane bankanın güvenlik görevlileri kapı önünde bu kadına yiyecekmiş gibi baktılar. Kadın giderken de arkasından ağızlarının suyu akarcasına bakarak birbirlerine el kol işaretleriyle böyle bir kadınla neler yapılabileceğini gösterdiler. Bunlar güvenlik görevlileri. Günde sayısız bayanla yüz yüze geliyorlar. Örf adet gelenek sakızlarını ağızlarından düşürmeyen toplumumuzun bireyleri kendi akraba veya yakınlarına aynı gözle bakılınca ‘’Namus cinayeti’’ adı altında barbarlaşarak ortalığı kana bulayacak kadar ileri gidiyorlar. Ama başkalarının kızları, eşleri, bacıları, anaları onlar için pek fazla bir şey ifade etmiyor.

 

   İnsanlarımızın kadına bakış açısının değişmesi zamanı geldi de geçiyor. Havanın sıcaklığından veya vücut güzelliğinin bir miktar görünmesini arzu ettiğinden dolayı dekolte giyinen kadınlar kötü kadın mı oluyorlar? Kadının doğasında güzelliğini gösterme arzusu yatar. Onları rahatsız etmeden güzelliklerine bakabiliriz ama onlara ucuz kadın muamelesi yapmaya, haklarında kötü düşüncelere saptanmaya hakkımız yok. Ayrıca ‘’ucuz kadın’’ derken utanıyorum tabii. Başka bir ifade tarzı bulamadım şu anda. Para karşılığı vücutlarından erkeklerin istifade etmesine izin veren kadınları kastediyorum ama yine de yanlış bir ifade oldu. Onlar da o kadar ucuz değiller. Çoğu dolar ve Euro bazında çalışıyorlar ve 100 dolardan aşağı gelmezler.

        

    * Erkek çocuğunuz kulağına küpe taksa ve çok uzun saç bıraksa anlayış gösterir misiniz?

Bu soruyu bir karı-kocaya yöneltti. Erkek modernlik taslayarak, anlayış göstereceğini söyledi. Yanındaki türbanlı eşi hemen lafını yarıda kesti ve anlayış göstermeyeceğini ifade etti.

Benim saçlarım da oldukça uzun. Yeni tanıştığım birçok kimse bana turist muamelesi yapıyor. Tanıyanlar da saçlarımın uzunluğundan rahatsız olduklarını davranışlarıyla belli ediyorlar. Hatta bazı tanıdıklarım saçlarımı kısaltmam gerektiği tavsiyesinde bulunuyorlar. Yaşımın 60 olması, çoğunun umurunda değil. Her şeyi onlar biliyor, ben solak değil salağım galiba.

 

    * Oturduğunuz apartmanın üstündeki dairede nikahsız bir çiftin yaşamasına hoşgörüyle bakar mısınız

       Hemen herkes hoşgörüyle bakmayacağını söyledi. Bu ülkenin gelişmemiş şehirleri başta olmak üzere birçok ilinde insanların büyük bir bölümü  ‘’Hoca nikahı’’ adıyla Estepe tafa püf diye okutup üfletip nikahsız yaşıyorlar. 13 yaşına basmadan ya ailelerinin zoruyla, başlık parası adıyla satılarak, istemedikleri kimselerle evlendiriliyorlar, ya da kendilerini doğurup büyüten anasına babasına haber vermeden evden kaçıyorlar.

      Gözünü sevdiğimin Avrupalıları böyle tutucu değiller. Evlenmeden önce 18 yaşını dolduran gençler ebeveynlerinin rızasıyla ayrı evlere çıkıp arkadaşlarıyla beraber yaşayabiliyorlar.Birbirlerini iyice tanımadan evlilik kararı almıyorlar. Ama evlenmeden önce de her türlü alt yapıyı hazırlıyorlar. Evlendiklerinde de ne zaman çocuk yapmaları gerektiğini iyice düşünüyorlar. Çocuk yapmadan ‘’Çocuk Odasını’’ hazırlıyorlar. Kadına, gebelik anında nasıl davranacağı, sağlıklı doğum yapması için nelere dikkat etmesi gerektiği konusunda her türlü devlet desteği veriliyor. Akraba evliliği, kız kaçırma gibi kavramları tanımıyorlar bile. Hele başlık parası, namus cinayeti, evden kaçıp izini kaybettirme olaylarını hiç duymadım Almanya’da. Böyle bir şeye ihtiyaçları yok. Hoşgörülü insanlar. Namuslarını boşanarak temizliyorlar, kan akıtarak değil.

 

     1968 yılıydı Almanya’ya gittiğimde. Beş ay içinde çalıştığım oteldeki GIFT SHOP denilen Hatıra Eşya Dükkanında tezgahtarlık yapan İrlandalı ELIZABETH ile tanıştım ve hemen mobilyalı bir oda kiralayarak beraber yaşamaya başladık. Oturduğumuz ev de çok kaliteli bir aileye aitti. Bizim evli olup olmadığımızı araştırmadılar. Arkadaş olduğumuzu söylememiz yetti. Daha sonra da Elizabeth ile İrlanda Dublin’de nişanlandık. Benim tecrübesizliğim yüzünden nişanı evlilikle sonuçlandıramadık. Bir yıllık beraberlikten sonra Elizabeth İrlanda’ya döndü. Bana ailesinin İrlanda’da yaşamam için yaptıkları teklifi kabul etseydim bu ayrılık hiç olmayacaktı. Ama ben Türkiye aşkıyla yanan bir insan olduğum için onu Türkiye’de yaşamaya ikna ettim. Ailesi razı olsa da en ufak bir münakaşayı bahane edip kızlarını aldılar. Dayanamadılar hasrete. Ayrıca bir Türk’ün tamamen düşmanca duygularla, Türkiye’yi yerden yere vuran bir kitabını da bana göstermişlerdi. Biraz da korktular Türkiye’deki yaşantıdan.

 

      Ben o zamanlar, ‘’Nasıl olur da bir Türk ülkesini bu kadar eleştirebilir?’’  diye düşünüyordum. Ama şimdi kendim aynı duruma düştüm. Ülkemi eleştiren bir kitap yazıyorum. Yalnız arada bir fark var. Ben ülkemi satmam. Eleştirilerim tamamen sevgiden kaynaklanıyor. Bu yüzden de çok üzülüyorum. Artık kabuğumuzdan dışarı çıkmalı, çağdaşlaşmalıyız, tabulardan kurtulmalıyız. Modası geçmiş örf ve adetlere rağbet etmemeliyiz. Yıllar önce Elizabeth’in ailesinin okuduğu Türkiye’yi karalayan kitap tamamen şahsi çıkarlarını gözeten bir Türkiye düşmanı Türk tarafından yazılmıştı.

 

      * Türbanlı bir kadından rahatsız olur musunuz?

Bu soruya hemen herkes ‘’Asla’’ anlamında kesin cevaplar verdi. AK Parti iktidarı iyice kendini gösteriyor. Benim çocukluğumda daha çağdaştı kadınlarımız.

 

      * Oğlunuz eşcinsel bir arkadaşını eve getirse rahatsız olur musunuz?

Bu soruya verilen cevaplar da ‘’Evet rahatsız oluruz.’’ Şeklindeydi. Ne yalan söyleyeyim, ben de rahatsız olurdum. Kimsenin eşcinselliği filan beni ilgilendirmiyor aslında. Herkes bildiği gibi yaşasın. Ama bu davranışlarını bana ve benim sevdiklerime bulaştırmasın. TV Kanallarında boy gösterip de toplumun yozlaşmasına katkıda bulunmasın.

      Şimdiye kadar hiçbir eşcinselle arkadaşlık kurmadım. Uyuşturucu kullananlarla da. Zira bunlar kendi hayatlarını yaşamak için seni de içlerine ve alışkanlıklarına çekmek isterler. Benim görüşüme göre en iyisi bunlardan uzak durmak.

 

      Türk insanının en kötü huylarından birisi de hoşgörüsüz olmaları ve bunu da kabul etmemeleridir. her şeyin kendi beğendikleri gibi olmasını istiyorlar. Başka türlü düşünenlere de kızıp ‘’Sen herkesin senin gibi düşünmesini istiyorsun’’ diyerek zeytinyağı gibi üste çıkıyorlar.

 

      Tabii istisna durumlar çok. Hele son yıllarda çok çağdaş ve hoşgörülü insanlarımız oldukça fazlalaştı. Ama çoğunluğu anlatıyorum ben tabii. Sadece kendi dar çevremde gördüklerimden bahsetmiyorum bu arada. Bu kitabı yazmaya başladığım 4 yıldan beri evimde çalışıyorum. TV Kanallarındaki tüm Gündüz Programlarını da izliyorum. Bu programlar benim çeşitli yörelerin insanlarını daha yakından tanımama yardımcı oluyor. Çevremi de iyice analiz ederek yaşıyorum.

Saat şu anda 08:30. Ben henüz uyumadım. Yasemin Bozkurt’un başarıyla hazırlayıp sunduğu KADININ SESİ programının tekrarını izledim. 15 yıldır böbrek hastası olan ve diyalizle yaşamını sürdüren bir kadına 20 milyarlık böbrek nakli ameliyatı için yardım elini uzatanları gördüm ve hüngür hüngür ağladım. Hele içlerinde bir bayan vardı üstü akan evinin damını tamir ettirmek için ayırdığı parayı verdi kadına. Tamir işini iptal etti. Bunu duyan birçok tamirci, damı ücretsiz tamir sözü verdi. İnsanlar hep başkalarını da düşünseler. Ne kadar güzel oluyor. Hayat daha bir zevkli ve yaşanılır oluyor ama yıllardır süren ekonomik kriz, plansız çoğalma, terör olayları, Kürt asıllı vatandaşlarımızın bu ülkeye düşman edilmeleri filan derken insanlarımızın duyguları çoğunlukla negatif yönde değişmiş. Politikacılarımız kısır çekişmeleri bırakabilseler ve topluma kötü örnek olacaklarına, iyi örnek olsalar düzeliriz yine.  Saat: 08:41

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BURASI TÜRKİYE

17/1/2007
Kategori: Gunluk

 

 

 

 

BURASI TÜRKİYE

 

 

 

Yurtdışından ülkeme temelli döneli 12 yıl oldu.

En çok işittiğim sözlerden birisi: BURASI TÜRKİYE, İŞİNE GELİRSE! oldu. Bu cümleyi ezberledim artık. Ama bir türlü işime gelmiyor. Ülkemin daha çağdaş olmasını, insanlarının birbirleriyle konuşabilmelerini arzu ediyorum. Maalesef çoğumuz konuşma özürlüyüz. Herkes ayrı telden çalıyor kemanını ve çıkan müziğin kulağa en hoş gelen nağmeler olduğunu zannediyor. Başkalarının kemanını dinlemediği gibi, çoğu kez de elinden alıp başında paralıyor.

 

ESKİ TÜRK FİLMLERİNDEKİ GİBİ

...Adam hayatının sonuna kadar beraber olmak istediği, delicesine aşık olduğu birisini, kendisine şantaj yapan bir adamın tuzağında görür. Kız bayıltılmış ve erkek, kızın üzerinde saçlarını filan okşarken nı... nı... nın... tesadüfen o apartmanın üçüncü katının önünden geçmekte olan esas oğlan durumu görür. Gözlerine inanamaz. Bir müddet bakar öyle trene bakar gibi. Sonra da ses çıkarmadan çeker gider. Bazen de silahını çeker ve ikisini de temizler. Her taraf kan olmuştur ama namus tertemizdir.(!)

    Olay anında silahını çekmeden çekip gitmişse, daha sonra kızı arayıp sormaz. Kız başından geçenleri anlatmak için oğlanın yanına gelir. Oğlan kızı görür görmez namus damarları köpüğü kabarmış, taşmak üzere olan bir türk kahvesine döner. Bu arada canı döner kebap ister:)) Burası olmadı.:))

Namus damarları tavus kuşu gibi kabarır. Hadee... Ne alakası var tavus kuşunun? Bu da olmadı.

Adam sinirlenir canım. Kıza öfkeyle bağırır:

- Morospu buraya gelmeye utanmıyor musun? Hani ölümüne Kangaydık? Filan der. Kız anlatacak ama adam dinlemez. Kızı,

- Defol maltak! diye kovalar. Giderken de arkasından tükürür. Ama tükürük kıza isabet etmez. Kız üzüntüden VEREM olur, adam hala onu VEREN oldu zanneder. Daha sonra yanlış anladığını anlayarak, kızın mezarı başında ağlar. Saatine bakar. ''Çok geç oldu!'' der. Oysa daha gün akşam olmamıştır.

 

HİKAYE ŞÖYLE OLABİLİRDİ.

...Adamın bir sevgilisi var. Beraber yaşamak ve ileride evlenmek üzere planlar yapıyorlar. Birbirlerine delicesine aşık olamamışlar ama sık sık buluşup flört ediyorlar, bir aşk oluşuyor. 

 

Bu arada aynı kıza aşık olan Tecavüzcü Coşkun kardeşimiz devreye giriyor. Ve sevgilisinden haber getirdiğini söyleyerek bir şekilde kızın odasına dalıyor. Tecavüzcülüğe başlamadan önce de Bodrum'da dalgıçlık yaptığı söylenir. İş icabı cebinde taşıdığı eterli bezi kızın burnuna tutup onu uyutuyor. Yatak odasına götürüyor ve onu soyup soğana çevirdikten sonra şantaj resimleri çekecek.

 

Sevgilisini ziyarete gelen esas oğlanda da kızın dairesinin anahtarı var. İçeri girer girmez, gürültüyü farkeden Coşkun ile karşılaşıyor. Coşkun olay anında basıldığı için adamın cebinden silah çıkarıp tetiğe basacağını zannediyor ve hemen ellerini havaya kaldırıyor. Esas oğlan;

- Heeeeeeyyyyyt! Ulen ne oluyor burada? diye aniden bağırıyor.

- Abi görmüyor musun, kızı soyup soğana çevirecektim sonra da salataya doğrayacaktım, cevabı esas oğlanı kızdırıyor.

- Ulen ne soğanı, ne salatası?

- Çoban salatası abi.

- Başlatma len çoban salatana, çek o pis ellerini sevgilimden, diyor. Ama senaryonun burasının yanlış olduğunu hemen farkediyor. Zira tecavüzcü kendisinin içeri girdiğini görür görmez korkudan ellerini havaya kaldırmış, tir tir titremektedir. Aslında donunu da doldurmuş etrafa pis koku salmaya başlamıştır ama bunları seyirciye göstermenin anlamı yoktur. Esas oğlan şöyle der:

- İndir ülen ellerini. Burada ne halt işlediğini tam olarak anlat. Yoksa...

- Abi yoksa beraber arayalım! esprilerini yemez esas oğlan karnı toktur. Olayı en ince teferruatına kadar öğrenir. Hemen acil servise ve polise telefon eder. Tabii polis gelinceye kadar tecevüzcü Coşkun'u her-hangi bir şekilde etkisiz hale getirir veya bağlar.

 

Kız hastanede bakıma alınır ve esas oğlan kızı yalnız bırakmaz. Kendine gelince olayları bir de ondan dinler ve kendisine olan sevgisi bir kat daha artar. Apartmanın bir kat yukarısına taşınıp beraber oturmaya başlar-lar. Arkadaşlıkları aşka dönüşmek üzere hız alır. Sonunda da tecavüzcüye pala bıyıklı biri tecavüz eder filan.

ETME BULMA DÜNYASI mesajı verilir seyirciye.

 

Ama birbirimizi yargılamadan önce dinlemeli ve anlamaya çalışmalıyız. Bizim doğrularımız bizim için doğru olsa da GERÇEK DOĞRULAR olmayabilir. Bunu anladığımız an kendi doğrumuzu bırakıp, gerçek doğruya sarılmalıyız. İnsanlar düşüncelerini değiştirebilirler. Sabit fikirli olmamamız gerekir.

Sabit fikirli olmamak demek kaypak, dönek olmak değildir.

 

Toplum içinde yaşamamızın kolaylaşması için birbirimizi anlamamız gerekir. Birbirimizi anlamak da önce dinlemekle sonra da ön yargılı olmamakla kolaylaşır.

 

Mustafa Mumcu.18. 01. 2007  Saat: 00:08

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı