![]()
![]()
Utanmazlık Üzerine
Utanma duyguları sadece insanlarda değil hayvanlarda da vardır aslında.
Benim gözlemlerime göre hayvanlarda bu duygular devamlılık sürecinden geçmiyor.
Bir hatası üzerine utanan hayvan aynı hatayı tekrarlıyor, çabuk unutuyor yani.
Aklı başında insanlar da hata yapabiliyorlar. Bu hataları farkedilince utanıyorlar ve tekrar aynı hatayı yapmamaya çalışıyorlar. Ama bazı insanlarımızda utanma duyguları hiç gelişmemiş de olabiliyor. Ya da menfaat ön plana çıkınca bu duygularını kullanmıyorlar.
Nereden mi bu konuya girdim? Esra Ceyhan Hanım var ya şu anda Kanal D'de ''ESRA CEYHAN'LA'' programını yapıyor. Bugünkü konu ''ŞİŞMANLIK-OBEZİTE'' İki tane konuğu var. İkisi de UTANMAZLIK kavramları için tam isabet. Biri Seda isimli tombul kız. TV'de yayınlanan şişmanları kısa sürede zayıflatma yarışına katıldı ve yarıda bıraktı. Bu arada Mehmet Ali Erbil'in programlarına hostes olarak çıktı. Arkadaşları zayıflamak için yarışırken o, Erbil'in programında çikolata yiyerek nispet yaptı, şişmanlığını umursamadı. Mehmet Ali Erbil'in dostluğuna kandı. Onun her akşam uzattığı çikolataları yedi. Şimdi utanmadan, sıkılmadan gelmiş Esra CEYHAN'a, bedavadan hastaneye gönderilecek ve zayıflatılacak. Aslında böylelerine selam bile vermeyeceksin. 20-25 yaşlarında genç kız, 150 kg geliyor, yolda herkes ona bakıyormuş, alaylı bir şekilde. Bakarlar ya. Senin çikolataları nasıl yediğini, nasıl havalara girdiğini gördü herkes.
Bir de Nedim SABAN var. Dr. STRES programıyla tanıdı onu Türk insanı. Tiyatrosu da vardı, hala var mı bilmiyorum. Ama bu arada tatlıcı dükkanları zinciri açtı. TOMBAK ismiyle. Yurt çapında. Kendisini birkaç defa gördüm programlarda, önce zayıflayıp sonra evlenecekmiş. Bu insanlar neden böyle her şeylerini TV ekranlarında yaparlar acaba? Senin bir kariyerin var. Tatlıcı dükkanları zinciri kurmuşsun, paran da olmalı. Ama hayır çıkacak ekrana, Esra CEYHAN ablası onu bedavadan hastaneye gönderecek ve zayıflatacak.
Bu kadar mı yüzsüzsünüz ya? Bu kadar mı aptal yerine koyuyorsunuz Türk insanını? Şu TV kanallarını biraz daha faydalı yayınlara ayırsanız ya. Bıktık artık saçma sapan (NedimSABAN) şeyler izlemekten. Utanmaz insanları seyretmekten utanıyoruz artık. Yeter...
Not: UTANMAZLIK BİTMEMİŞ. Bu şişman kız kapmış mikrofonu eline utanmadan, o çirkin sesiyle şarkı söylüyor. Yazıklar olsun, sana da seni bu programa çıkarana da, seni alkışlayanlara da... Türk Toplumu bu kadar bağnazlıktan nasıl kurtarılacak acaba? Kim kurtaracak? Allah sonumuzu hayır etsin. UTANIYORUM.
26. 02. 07 Saat: 16:42
Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bu sabah erken uyandım. Birkaç saat bilgisayarımın başında vakit geçirdikten sonra karnımın acıktığını hissettim. ''Şöyle güzel bir kahvaltı hazırlayayım kendime'' düşüncesiyle kalktım masamdan. Kolesterol filan takmıyorum vallahi. Zaten ekonomik durumumu 3-4 yıldır
düzeltemediğim için sağlıklı bir beslenme uygulayamıyorum kendime. Daha ziyade ''Ne bulursan onu ye!'' modundayım.
Dört tane yumurta çıkardım dolaptan, 3 tane de domates. Domatesleri tavada kızaran tereyağın üzerine rendelerken hiç domates kokusu almadım. Kimyasal kokuyordu. Renk de yok tavada. ''Allah'ım bu domateslere ne olmuş böyle?'' diye kendi kendime konuştum. Kara kedi üzerine alınmış galiba, ayağımın dibinde ''Miyavvvv!'' der gibi yaptı. Kocaman, ela gözleriyle bana bakıyordu. Belli ki onun da karnı aç, kendisine kahvaltı hazırladığımı sanıyor.
Biraz önce tabağına koyduğum yiyeceklere dokunmadı. İlle benim lokmamda gözü var.
İnsan sanki.
Yumurtaları kırmaya çalışırken elimde kırılıverdiler. Zarları öyle ince ki. Lezzet de yok.
Ne yapsın tavuklar? Günde üç defa yumurtlatılıyorlar. Bir günde 3 defa yumurtlayan
tavuğun yumurtası da daha iyi olmaz tabii. Ben de yumurtlasam daha lezzetli olmaz.:))
Biraz pul biber attım ama ''acaba bu pul biberlerde de kanserejon maddesi var mı,
içinde tuğla tozu ihtiva ediyor mu?'' diye de düşünmekten alıkoyamadım kendimi.
Alt tarafı bir kahvaltı hazırlıyorum, sanki doktora hazırlıyormuş gibi düşüncelere dalıyorum.
Ben mi bu güzel ülkeye fazlayım, bu güzel ülke mi bana fazla? 12 yıl oldu geleli, henüz
anlayamadım. Ama birimiz fazlayız. Galiba ben. Fazlalık yani. Yeri olmayan şahıs anlamında.
Güzel bir çay demlemiştim. Başladım kahvaltıma. Ekmeği bıçakla kesmede biraz zorlandım.
Önce hava çıktı içinden. Ohhhh...Mis gibi ekmek havası. Gramajı düşük ya. Küçücük görüntüden kurtulması için basıyorlar kimyasalı veya mayayı, şişiyor ekmek. Önce içinden çıkan havayı teneffüs ediyorum, sonra ekmeğime yağ sürüyorum. Yağ fena değil. Mis gibi tereyağ. Ama belli bir yerden alıyorum.
Çayı çok güzel demledim ama suyu klor kokuyor. Şaşal suyu kullansaydım keşke diyorum,artık geç. İçemiyorum çayı. Çok fazla klor atmış belediye. Bir bildikleri vardır. Mikroplar ölsün diye. Tabii insan kılığında mikroplara pek ölümcül etkisi olmuyor.
Bu saçmalıkları niye yazıyorum, biliyor musunuz? Artık ülkemizde ağız tadıyla yiyebileceğimiz, hijyenik koşullarda üretilmiş gıda maddeleri yok denecek kadar az.
Bu durum başkalarını rahatsız ediyor mu bilmem ama beni çok rahatsız ediyor.
24 Şubat 2007 Saat:13:14
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
GÜNDÜZ TV PROGRAMLARINI SEYRETMEK BİR İŞKENCE
Hangi kanalı açsanız bir dedikodu, birisinin reklamı. atv kanalına bakıyorum, ''HERKES YANLIŞ BİLİYOR'' var şu anda. Programın adına bakınca ''yanlış bildiklerimizin doğrusunu öğreneceğiz'' diye bir şeyler gelebilir aklımıza. FULDEN ARAS isimli bir mankenimizin internet aşkı olmuş ve adam bu genç bayanı evlenmek vaadiyle kandırmış. Gelinliği filan hazır olan bayanı yüzüstü bırakmış. Günlerce bu konu işleniyor. Tabii hepimiz konuyu yanlış anlamaktan kurtulduk. Bir de Melek YARGICI isimli manken mi modacı mı pek bilmediğim bir bayanın alkol tedavisi görmesi olayı işleniyor günlerce. Hepimiz bu konunun da doğrusunu öğrendik.
Ah bir de çoğumuz yarın karnımızı nasıl doyuracağımızın sırlarını öğrenebilsek.
Mehmet Ali ERBİL'in programına bakıyorum. SHOW TV'de ''AŞK OLSUN'' orada da çok önemli memleket meseleleri konuşuluyor. Aşk olsun yani. Politikacılarımız bu programları devamlı izleseler, memleketi daha iyi yönetirler.(!)
Jüri üyelerimiz bizi yıllar önce BİR DAKİKA şarkısıyla Eurovision'da gururla temsil ederek sonuncu olan, şu anda sadece programlarda bilirkişi olarak büyük bir zevksizlikle seyrettiğimiz Semiha YANKI. Diğer Jüri üyesi de ünlü Türk düşünürü(!) YILDO.
Misafir sanatçımız da kısa süreli aşklarını TV kanallarında seslendirerek bir dublaj sanatçısı görüntüsü veren Hilal CEBECİ. En son aşkını anlatıyor. Bir futbolcuya aşık olmuş da, İstanbul-Bursa arası çok uzun bir mesafe olduğu için ayrılmış. Yoksa birbirlerini çok seviyorlarmış. Oğlanın ailesi bir bakacakmış Hilal kızımıza da öyle karar verecekmiş. Bu memleket meselemizin çözülmesine katkıda bulunduğu içim Mehmet Ali Erbil'e ve değerli açıklamaları için, kendisini çok güzel zanneden sanatçımız(!) Hilal Cebeci'ye teşekkür etmek istiyorum.
Birazdan da Kanal D'nin yıllardır eskimeyen kadrolu sunucusu Seda SAYAN'ı izleyeceğim. Kim bilir ne önemli konulara(!) değinecek. Kaçırır mıyım hiç? Kaçırmam ama bu programları izlemeye devam edersem aklımı kaçıracağıma eminim.
Allah'ım, senden de rica ediyorum, hatta yalvarıyorum Allah'ım, ülkemizi pisliklerden koru. Bu kadar güzel bir ülkenin insanlarına böyle TV programları izlettiren yapımcılara akıl fikir ve vicdan temizliği ver. Bunlar, insanlara acımıyorlarsa, kendilerine acısınlar. Yazık ya! Bir millet bu kadar ahmak yerine konmamalı. İletişim çağında, özel TV'ler halkı uyutmak için mi program yaparlar? Bunları kim kontrol eder, kim destekler, bunlar kime hizmet ederler?
Halka hizmet etmedikleri ortada. Çok üzülüyorum.
NOT: Yorumumda çok sayıda (!) işareti çıkmış. Ya klavyemde bir bozukluk var ya benim yorumumda. Anlayışla karşılamanızı rica ediyorum.
22 Şubat 2007, saat:10:30
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
KARAKEDİ - PAŞA
Matbaacı arkadaşımın çok güzel bir yavru kedisi vardı.
Gerçekten özel bir kedi. Sevince mayışır ve mutluluktan salladığı
kuyruğundan gelen rüzgarlar yüzümü serinletirdi.
Oysa oda soğuk mu soğuktu.
Soğuğa ve serinliğe rağmen ben arkadaşın matbaasında
gece yarılarına kadar internete girer ve BONCUK isimli
bu sevimli kediyi kısa aralıklarla severdim. Kanepede uzanıp
yatarken bile, benim hamle yaptığımı fark eder,
sırtüstü vaziyeti alırdı. Karnını sevdirirdi.
O sıralar benim telefon bağlantım olmadığı için arkadaşın
matbaasında girerdim internete. Arkadaşım bir gün
kedinin yanına bir arkadaş getirmiş. Küçük ve kara bir yavru kedi.
Çirkin mi çirkin. Ben öteki kediyi severken o da yanaşıyor
ama benim tepkimle karşılaşıyordu.
Sevimsiz bir sokak kedisi. Öteki kediyi sevemez oldum bunun
sırnaşıklığından. Bu kedilere devamlı yiyecek vermeye başladım.
Tavuk ciğeri, haşlanmış tavuk kanadı, ucuzundan.
Zamanla kediler gelişmeye başladı tabii. Kara kedi büyüdükçe
güzelleşiyor, öteki de sevimsizleşiyordu. Unuttum açıklamayı,
karakedi erkek, sevimsizleşen güzel kedi BONCUK dişi.
Bu KARAKEDİ öyle bir sevimli duruma geldi ki, ben şaşırdım.
Kendi kendime ''Allah'ım herkes karakedi görünce yol değiştirir,
ben seviyorum.'' Birbirine darılanlar bile ''Aramıza karakedi girdi''
deyimiyle kara kedilerin uğursuzluklarına değiniyorlar.
Gün geçtikçe bu kara kediye ısınmaya başladım.
Ben karakediye ısındıkça oda daha da soğuyordu.
Buna sebep karakedi değildi tabii. Kış aylarının gelmesi ve odada
ısıtma aracı olmaması. Parkayla oturuyordum. Bir gün arkadaş
kedilerin birleşmeleri için uğraştı. Benim pek hoşuma gitmese
ve bu duruma bakmasam da ses çıkarmadım. Kedi onların misafiri.
Ben de. Ne diyeyim ki?
Neticede bu kediler cinsel ilişkiyi öğrendiler. Bu sefer beni unuttular.
Birbirlerini kucaklayarak yatmaya başladılar. İnsanlar da böyle değil mi?
birbirleriyle çok iyi anlaşan iki arkadaştan birisinin sevgilisi oluverirse
veya evlenirse onu ara da bul artık. Genelde eski arkadaşları siliverirler.
Zamanlarını yeni partnerleriyle geçirirler.
Bu kedilerin aile hayatları filan o kadar düzenli olmadığı için karakedi
yine ara sıra sevdiriyordu.
Ben evime telefon bağlatıp, internete kavuşunca arkadaşın
matbaasına gitmem gerekmedi. Zaten sadece internete girmem
için veriyordu dükkanının anahtarını.
Benim Karakedi'yi sevdiğimi görünce arkadaş kediyi bana
vermek istedi. Evim eski ve çok büyük. Bir bölümü tamire
muhtaç olduğu için kullanamıyorum. Ama o bölüme damdan,
terastan başka kediler, sokak kedileri geliyorlar.
Çok eşyamı tahrip ettiler. Benden izin almadan yukarıdaki boş
salonda ikamet ediyorlar çoğu kez.
border="0" src="http://images.bigoo.ws/content/gif/cats/cats_163.gif">Bu yüzden karakedi'yi almak istemedim. Zira sokak kedilerinin
rahat bırakmayacaklarını biliyordum. Arkadaşım her defasında
tatlı diliyle bana bu kediyi methediyor, yalnızlıktan kurtulacağımı
filan söylüyordu. Bir gün karakediyi kucaklayıp getirdim eve.
Arkadaşın matbaasıyla benim ev arası 300-
Karakedi'nin şaşkınlığı atlatması bir gün sürdü. Hemen alıştı
çalışma odama. Ama ben gece çekyatta uyurken bir de baktım
başımın üstüne yatmış. Ürkerek uyandım.
''İyi ki gözüme filan patisini sokmadı'' diye de şükrettim.
Birkaç gün içinde başımın kenarında yatmasını öğrendi.
Başıma çıkmıyordu artık. Çok sevmeye başladım bu karakedi'yi.
O kadar güzelleşti ki, hiç aklıma gelmemişti böyle olacağı.
Kocaman çayır yeşili gözlerine baktıkça otlayasım geliyor.
O da bunun farkında sanki. ''Gelsin otlasın da göreyim''
der gibi bakıyor koca gözleriyle. Bir insan gibi.
Söylemek istediklerini gözlerinden okuyamıyorum.
Karakedi'yle güzel zaman geçirmeye başladım.
Bir kere bile odanın içine etmedi. Bazı insanlardan daha temiz:))
Onlar ediyorlar:)) Mecazi anlamda tabii. İhtiyacı geldiğinde
kapının önüne geçip acayip bir şekilde miyavlıyor.
Bir kedi gibi değil de kuzu yavrusu gibi. Melemekle miyavlamak
arası bir ses. Ben de açıyorum kapıyı, çıkmasına izin veriyorum tabii.
Yoksa içeri yapacak. Kapı önünde, taşlık bölümünün uzantısı olan
küçük bir bahçem var orada toprağı biraz kokladıktan sonra
işini bitirip rahatlıyor. Kediler gerçekten temiz hayvanlar.
Pislediği yerin üzerine sevimli patileriyle toprak örtüyor.
Hemen içeri giriyor. Fakat bir gün işini bitirdikten sonra içeri girmedi.
Çıktım baktım yok. PİSİ PİSİ GEL PİSİ VAR MI SENİN GİBİSİ,
GEL CİNGÖZÜM BEBEĞİM, GÜZEL GÖZLÜ MELEĞİM...
bundan sonrası gelmeyince kedi de gelmiyor.
KOMŞU BENİ DELİRDİ ZANNETMİŞ, KOMŞU DA KOMŞU HA!
Bir gün yan binadaki komşu duymuş sesimi, kediden bir haberi yok tabii.
''Hayrola Mustafa Bey, dellendiniz mi? Kendi kendinize kedi şarkısı
söylemek de ne oluyor?'' Durumu anlatınca sadece güldü.
Yine de fikrini değiştirmemiş, benim dellendiğimi düşünmeye devam
ediyordur belki de. Amannnnn...
Tabii kedinin gittiğini düşündüm ve üzüldüm. Arkadaşa telefon edip
durumu bildirdim. ''Sen merak etme çapkınlık yapıyordur, gelir o.''
dedi. Bir saat sonra mutfak olarak kullandığım bölüme gittim.
Çay demleyeceğim. Ayağım Karakedi'ye takıldı.
Bir suçluluk duygusu vardı içinde. Demek yukarıda alem yapıyor,
benim söylediğim GEL PİSİ... şarkısını dinliyor ve benimle kafa buluyordu.
Canı sıkıldı veya öteki kedi tarafından kovuldu, geldi yanıma.
Bu daha sevgiliyi filan yeni öğreniyor. Dişi olanı kaşarlanmış bir
sokak kedisi. Neticede geldiğine sevindim tabii. Tavuk ciğeri vardı
buzdolabında. Çiğ olarak yemiyor. Izgarada kızarttım biraz.
Soğuduktan sonra küçük dilimlere bölüp koydum önüne.
Bir yiyor ki. Böyle iştahla yememişti hiç. Kaybettiği enerjiyi
geri alıyor. Biraz heyecanlı.
''Alışmış kudurmuştan beterdir.'' Benim kedi ikide bir kapının
önünden melimiyavlıyor. Ben hacetini giderecek diye salıyorum.
Vınnnnn. Kedi yolcu Abbas, bağlasın durmaz. Deli filan demesin
duyanlar diye, GEL PİSİ VAR MI SENİN GİBİ VINLAYANI diye
mırıldanmıyorum artık. Bir taraftan işimi yapıyor, bir taraftan da
''Karakediiii. Paşaaa (göbek adı Paşa) gel yavrucum bak ne vercem!''
diyorum. Bakıyorum elimde bir şey yok.
''Ülen ne verecektim ben bu kediye ya, biraz önce ızgara
servisi yaptım'' diye mırıldanıyorum çoğu kez.
Zira hep karnını doyurduktan sonra kaçıyor, acıkınca geliyor uyanık.
Yalan yazıyorsam nah ne olayım, ben bu kediyi 4-5 defa gözden çıkardım.
Gücüme gitmeye başladı. Kedi yiyor, suyunu içiyor ve vınlıyor.
Sonra bitkin bir vaziyette gelip odanın en güzel köşesine, çekyatın
üzerine 2.80 uzanıyor.
Biraz abarttım galiba, uzanmış halde 70-
Ben kendisini uyurken sevsem bile gözlerini açmıyor.
Artık sevgilisi var ya, benim sevgime ihtiyacı yok.
İplemiyor beni. Bir gün tuttum ensesinden kapı önüne koydum.
UĞURLAR OLSUN diye de mırıldanıyorum. Şarkı söylemeyi çok severim.
Hayatımın akışını şarkılarla desteklerim hep.
İçim rahat etmedi. Sokak kapısını kapamadan
Sezen Aksu'nun GİT... GİT... GİT...ME... şarkısı geldi aklıma.
'' Gel çocuğum, gel'' diyorum. Gelmedi. Tutmak istedim, kaçtı
''Bu sefer tam gitti, gelmez artık'' dedim kendi kendime.
Sokak kapısının önüne koymadan bağırdım ve dişlerimi gıcırdattım.
Korktu. ''Artık gelmez'' diyorum ama biraz umudum var.
Pişmanım açıkçası. Keşke koymasaydım kapı önüne.
Ama biraz da ''yerim genişleyecek'' diye seviniyorum.
Odanın içinde 3-4 yere kamp kurmuş. Bir orada yatıyor bir burada.
Yerlerde de yemek ve su kabı. Vallahi yerim daraldı.
Bir de beni üzerse ''varsın gitsin'' diyorum. Ama içim rahat değil.
Kapı önüne koyduğum gün 5-6 saat yok oldu. Hiç bir iş yapamadım.
Hep Karakedi'yi düşündüm. Ağladım biraz da. Daha doğrusu
gözlerimden akan yaşlara, boğazımın düğümlenmesine engel olamadım.
Kendime kızdım. Gaddar olduğumu düşünmeye başladım.
Arkadaşa telefon edip durumu anlattım. ''Merak etme gelir o'', diyordu.
Allah Allah! Nereden biliyor geleceğini de ben bilmiyorum?
Onun kedilerle tecrübesi daha fazla. Telefonu kapadıktan sonra
bir de ne göreyim, kapı yanındaki masaya çıkmış pencereden
içeri bakıyor, melimiyavlıyor. Sevinçten sıçradım ama kapıyı
açmadan önce kendimi frenledim. Bakarsın ürker de kaçar.
Yavaşça açtım kapıyı, hemen içeri daldı. Aldım kucakladım,
sevmeye başladım. Bir suçluluk kompleksiyle, uslu uslu duruyor,
bakamıyordu yüzüme.
KEDİ BİLE UTANIYOR YERİ GELİNCE. YA BAZI İNSANLAR?
Bir kedinin hatasını bilmesi ve bunun için utanması birçok insanı
çağrıştırdı bana. Hele TNN forumunda terbiye sınırlarını aşmasına
rağmen beni terbiyesizlıkle suçlayan, fikirlerini çürütünce,
saçmaladığını kanıtlayınca çürük elma atanlar aklıma geldi.
Bu kedi onlardan daha akıllı ve haysiyetli ve de gururluydu.
Kedimi daha çok sevmeye başladım.
Artık vınnnn... diye gitmesine kızmamaya karar verdim.
Bazı insanlardan daha duygusal, ar damarları çatlamamış kedime daha anlayışlı davranmalıyım. O da genç. Tabii aşık olacak. Kediye hem de.
Bana aşık olacak değil ya. Beni arkadaş, dost olarak sevsin yeter.
Kedi dışarı çıkmak isteyince açıyorum kapıyı çıkıyor.
İstediği zaman geliyor. Zaten evin içinde. Pislenmiyor yani.
Karakedi yanımda uslu uslu yatıyor. Çalışırken hep beni izliyor.
Ama bir tuhaf oldu. Aklı hep dışarıda. Aşık oldu galiba.
Öteki şıllık umursamıyor. Kedim dışarı çıkıyor 2 saat gelmiyor.
Ben sevgilisiyle buluştuğunu zannediyorum ama çoğu kez
onu bekleyerek geçiriyor zamanını. Taşlığın bir köşesine kıvrılıp
bekliyor sevgilisini.
Gençliğim aklıma geliyor. Az mı köşe başlarında beklerdim sevgilim
geçecek de bana gülümseyecek diye? Şimdiki gençler ellerindeki
imkanları, yaşam koşullarının kıymetini biliyorlar mı acaba?
Yoksa hep böyleydi, böyle olması gerekir diye mi düşünüyorlar?
Kaşarlanmış sevgili de, birçok sandviç ekmeğinin arasına girdikten
sonra Karakedi'ye geliyor. Daha sonra ne oluyorsa oluyor,
benim Karakedi yine dışarıda yalnız. Ama beni yalnız bırakmasının
ezikliği var üzerinde. Çağırmadan gelmiyor içeri. Kapının önünde bekliyor.
Şu Karakedi'min karakteri ve gururu keşke her insanda olsa.
Kandıralı kime diyom ben? Sana...Sana.
konuşamayan, okurken düşmemek için duvara yaslananlar var.
Cahil insanların okuyup da eleştiremeyeceklerini, sadece ipe sapa
gelmez hakaretlerde bulunacaklarını ve beni üzeceklerini biliyorum.
Ama bir o kadar da insan kıymeti bilen, okuduğunu anlayan,
eleştirileri yapıcı olan insanlar var. Onları çok seviyorum.
İyi ki onlar da var.
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ATAM GENÇLİĞİMİZDE DE SENİ SEVERDİK ŞİMDİ DE.
1961 yılında tam 16 yaşındaydım. Bir resme bakarak karakalemle çizmişim Atatürk'ün bu resmini. Şimdiki gençliğe bakıyorum da, çoğu internet cafelerde veya evlerinde bilgisayarların başında sadece oyun oynuyorlar veya chatleşiyorlar. Çoğu da Atatürk'ün büyük devlet adamlığından habersiz vaya kulaktan dolma bilgilerle yetiniyorlar.
Açıkça belirtmem gerekirse genç nesilden ben kendi adıma pek umutlu değilim. Akıllı ve kültürlü, eğitimli olanların çoğu, üniversiteyi bitirir bitirmez bir yolunu bulup yurt dışına kapağı atıyor. Ülkemizdeki gençlerin çoğu bilgisiz ve beceriksiz. Bunda sağlıksız ve bilinçsiz beslenmenin önemli rol oynadığına inanıyorum. Ailelerin çoğunun eğitimsiz olmaları ve plansız bir şekilde çok sayıda çocuk yapmaları da onların bu çocukların eğitimi için fazla bir şey yapamamalarına neden oluyor. Bu durumda çocuklarımızın eğitimi devletin verdikleriyle sınırlı kalıyor.
Eğitim sistemimiz de yaz-boz tahtası olunca, fazla bir beklentimizin olmaması gerekir. Bu durum beni çok üzüyor.
05. 02. 2007
Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı