GURBETÇİNİN GÜNLÜĞÜ / M. Mumcu

GURBETÇİNİN GÜNLÜĞÜ / M. Mumcu

Bu sitede Mustafa Mumcu hakkında bilgiler, resimler haricinde, http://mustafamumcu.com Milliyet Blog ve yazarder.org sitelerinde yazdığı makaleler bulunmaktadır. Ayrıca paylaşıma açık herkesin faydalanabileceği resimler ve bilgiler mevcuttur. Makalelerim asla kopya edilemez. Paylaşıma açık bilgileri ve resimleri izinsiz kullanabilirsiniz. (Mustafa Mumcu)

CANIM ANNEM Kitabımdan bir bölüm ( Henüz yayınlanmadı)

29/1/2007
Kategori: Canin Annem

 

 

 

ANNEM BENİM, SEN GİTTİN GİDELİ TÜM DERTLER BENİM

 

ÖNSÖZ

Annesini sevmeyen pek az insan tanırım. Genelde kalplerinin bir bölümü paslanmış kişilerdir bunlar. Diğer insanları da kolay kolay sevemezler. Menfaat ilişkilerine saplanmışlar, menfaat karşılığı sevi dağıtırlar. Ya da menfaat elde edinceye kadar severler ondan sonrası kolay gelsin! Ben bu kitapta annesini sevmeyen istisnaları değil de seven ezici çoğunluğun dertlerini dile getireceğim.

 

Anne sevilmez mi hiç? CENNET ANALARIN AYAĞI ALTINDADIR sözü hepimizin belleğinde değil midir? Kuran-ı Kerim'de birçok ayetlerde analara karşı saygılı olunması emredilmiştir. Türk insanı anasını sever. İyi de ülkemizde annesi yüzünden hayatı kararmış, istikbali yok olmuş çok insan var. Bu nasıl oluyor? İşte, kendi hayatımın bazı bölümlerini anlatarak bunun nasıl olduğunu açıklamaya çalışacağım bu kitapta. Eminim, benim anlattıklarımı okuyunca kendisini birebir yaşıyormuş gibi hissedenler olacaktır. Bunlar, kendi yaşadıklarını başkalarının da yaşadığını hissedince biraz rahatlayacaklar, bir kısmı da iş işten geçmeden kendilerini değiştirerek, ''Son pişmanlık fayda vermez'' atasözümüze yem olmayacaklardır.

 

Bazıları da ''Hadi ülen sen de! Benim annem bir melek. Bizim hiç böyle problemlerimiz olmadı, olamaz da!'' diyecekler. Ne mutlu bunlara. Anneleri, babalarıyla problemleri olmayan insanları hep imrenmişimdir. Bunlar da bu kitabı okuduktan sonra ne kadar şanslı olduklarını bir kere daha anlamış olacaklardır.

 

Benim yaşım, bu önsözü yazdığım 26. 01. 2004 tarihi itibarıyla elli dokuz.  Annem rahmetli 07. 12. 1999 tarihinde Süheyla ablamın evinde, Kuran-ı Kerim okurken geçirdiği bir beyin kanaması neticesinde, kimseyi uğraştırmadan 2 gün acil serviste kaldıktan sonra 3. gün vefat etti. Nur içinde yatsın. Mekanı cennet olsun. Bu dünyada yüzü pek az güldü, inşallah orada rahattır. Benim niyetim bu kitapta anacığımın kemiklerini sızlatmak değil, anne ile evlat arasındaki problemleri kendi yaşantımdan ve birikimlerinden örneklerle anlatarak, bilhassa genç nesle biraz da olsa faydalı olabilmek. Aslında şu anda GURBETÇİ GÖZÜYLE TÜRKİYE isimli bir kitap yazıyorum. 27 yıl Almanya'da yaşadıktan sonra tüm hasretiyle ve sevgisiyle ülkesine temelli dönen bir insanın 8 yıl içinde yaşadıkları ve uğradığı hayal kırıklığı konu ediliyor. Diğer Avrupa ülkelerindeki yaşam tarzlarını gördükten sonra kendi ülkesine uyum sağlayamayan ve eriyip gitmekte olan bir adamın hikayesi. Bu kadar güzel bir ülkeyi, bu kadar yaşanmaz hale getirenlerin bu davranışlarını anlayamayan zekanın isyanı.

 

Ama bu akşam, çok sevdiğim ve başından beri zevkle izlediğim bir diziyi seyrediyordum, EKMEK TEKNESİ. Tüm oyuncuları, hikayesi, senaryosu ve rejisiyle dört dörtlük bir dizi. Orada ana sevgisi ile ilgili bölümler vardı. O bölümleri izlerken, gözlerimden boşalan yaşlara ve hıçkırıklarıma engel olamadım. Herodot tiplemesiyle,  Hasan Kaçan ana sevgisini o kadar güzel anlatıyordu ki, kendisi dahil herkes ağlıyordu. Annesini sevmeyen normal bir insanın olamayacağını bir kere de bu dizide gördüm. Çok duygulandım. Ben 1995 yılının Ağustos ayında temelli döndüm Almanya'dan. İzmir'e, doğup büyüdüğüm, hala arkadaşlarımın beni seven akrabalarımın bulunduğunu zannettiğim ama geç de olsa yanıldığımı anladığım İzmir'e yerleştim. Altı ay çalışmadım. Dinlenmek, hasret gidermek istedim.

 

Mart 1996'da EGE POSTASI isimli bir Reklam gazetesi çıkararak reklamcılığa başladım. Gazeteyi fazla devam ettiremedim, zira reklam alamadım. Gazetemdeki şiir sayfasına epey şiir gönderildi. Bunların içinde ismini yazmamış bir şairin gönderdiği şiir de vardı. Bu şiir sanki benim yaşadıklarımı anlatıyor gibiydi. Kimin yazdığını gerçekten bilmiyorum. Aslında bu şiiri yazanı tanımak isterdim.

 

ANAM

Canım kadar sevdiğim, cahil anam.

İyi yapayım derken yıkan anam

En büyük acıları bana veren anam

Hayatı bana zehir eden anam

Ah bir ümit bulsam,

Şu aptal yaşamımı bitirebilsem

Ben de yaşamdan zevk alabilsem...

Sen getirdin beni bu hale

Canım anam, cahil anam.

Ölmek istiyorum,

Yine kızıyorsun değil mi cahil anam?

Yine anlayamadın değil mi cahil anam?

Bu satırlarımda, seni sevmiyorum diyenin

Alnını karışlarım güzel anam.

 

Bu şiirin pek edebi değeri olmayabilir. O anda düşündüklerini fazla edebiyata kaçmadan karalayıvermiş yazarı. Ama dikkat edin lütfen, annesini eleştirirken bile onun için sevgi dolu sözler sarf etmeyi de ihmal etmiyor ve onu her şeye rağmen sevdiğini belirtiyor. İşte anne sevgisinin diğer sevgilerden farkı burada yatıyor. Bazılarımız babasına çok kızar ve onunla ilişkiyi kesebilir. Ama anneye ne kadar kızsak da onunla ilişkiyi kesemeyiz. O bizi dokuz ay on gün karnında taşımıştır. Kolay mı? Geceleri uykusunu feda etmiş, bizim ağlamamızı engelleyememiştir. Buna rağmen sımsıkı sarılmış, sütünden emzirmiş, hala susmamışsak, öperek, güzel sözler söyleyerek, tekrar sarılarak susturmaya, bizi uyutmaya çalışmıştır.

 

Analık hakkı gerçekten ödenmez. Ama bunu analarımızın çoğu da bilmiyor, evlatların çoğu da. İşte ben bu konulara değineceğim bu kitapta. Edebiyat yapmayı pek sevmiyorum. Öyle entelektüel görüntü vermek için entel takılmaya niyetli değilim. Düşüncelerimi karşımdakiyle konuşuyormuş gibi samimi bir şekilde yazmayı severim. Yazdıklarımı okuyacakları, karşımda hissederim yazarken. Onlarla konuşuyormuş gibi olmak beni çok mutlu eder. Herkesin anlayabileceği şekilde, sade ve samimi bir dil kullanmayı çok severim. Bu arada ciddi konuların arasına espriler serpiştirdiğimi görürseniz, ''Bu adam manyak mı?'' filan diye düşünmeyin lütfen. Ben espri yapmayı da, gülmeyi de, ağlamayı da, ciddi ciddi durmayı da, hoplayıp zıplamayı da, ama bir odanın içinde günlerce yalnız kalmayı da severim veya sevmeye çalışırım. Bunlar benim yaşamımın parçacıkları. Akli dengemde bir bozukluk filan yok yani. Yıllarca hep kendimi yetiştirerek yaşadım. Keşke sadece para kazanmayı düşünseydim ve bir hödük gibi gelseydim ülkeme. Belki o zaman daha fazla hörmet görürdüm. Ama oldu bir kere. İş işten geçti. Bari vakit çok geç olmadan birikimlerimi başkalarıyla paylaşarak, etrafıma faydalı olayım. Bu kitap benim ilk kitabım olacak ama yıllardır köşede bucakta yazar dururum. Almanya'da da 3-4 yıl faal gazeteciliğim de var.

 

Neyse, gelelim önsözün son sözlerine. Bu kitap beğenilir ve ben Türkiye'nin gündemine, en az bir Popstar adayı BAYHAN kadar oturursam ne ala. Kimsenin ilgisini çekmezsem, ben de AJLAN isimli naneci arkadaş gibi NANE NANE değil de KESTANE KESTANE diye bağırmaya başlarım. O bile Türkiye'nin gündemine oturdu. Aslında insanlarımız gülmek için bir şeyler arıyorlar. Onu bulamazlarsa ağlamak istiyorlar. Ağlamayı bizim kadar seven başka bir millet görmediğimi söyleyebilirim. Her fırsatta ağlıyoruz. Hele kamera karşısında ağlamaya bayılıyoruz. Acıklı Türk filmleri seyrede seyrede mi bu hale geldik  acaba?

 

MUHABBET KUŞLARI VE EVLAT SEVGİSİ

 

Yavru bir muhabbet kuşum vardı, adı BONCUK. Bir yıl boyunca güzelce besleyip eğittim ben bu muhabbet kuşumu. Çok sevimli ve akıllı bir şeydi. Bütün gün kafesi açık dururdu.Boncuk odanın her tarafında uçar affedersiniz sıçardı da. Monitörümün üzerine konar ve oradan ekrana, klavyeye pislerdi. Siliverirdim. Biraz zahmetli de olsa o da benim evladım gibiydi. Ben bir kuş babası olmuştum. Hatta bazen monitörün üzerinde beni seyrederken uyuyakalırdı. İşte o zaman yazmayı bırakır, onun uyanmaması için sessizce seyrederdim sadece. Hatta televizyonun sesini bile kısardım. Bir müddet seyrettikten sonra, onu ürkütmeden sakince tutar ve korkmaması için de öperdim gagasından. Kafesine koyar, ışıktan rahatsız olmaması için de kafesin üzerini örterdim.

 

 

İşte bu küçük Boncuk, büyüdükçe bir eş arar oldu. Ben de onu fazla üzmeden bir dişi muhabbet kuşu alarak Boncuk'u imam nikahı ile evlendirdim. İmam da bendim, şahit de. Boncuk hayatından memnun. Bana olan ilgisini azaltmadı. Hatta yeni gelen kuşa, benim ona daha önce öğrettiğim cümlecikleri söyledikçe beni ve misafirlerimi daha da mutlu ediyordu. Boncuk eşine ''Küçük Kuş'' ''Cici Kuş'' ''Öpücük'' ''Canıııımm'' filan diyordu. Aslında bunları ben ona söyleyerek öğretmiştim. O da öğrendiklerini eşine söylüyordu.

 

Günün birinde bunların ikisinin de yuva için karanlık yer aradıklarını fark ettim. Baba yadigarı eski evimin odasının birinin duvarını oymaya başlamışlardı. Ben de uyanık davranarak hemen bir yuva satın alıp kafesin içine koydum. Hikayenin bundan sonraki kısmı çok enteresan. Esas film başlıyor diyebiliriz. Diğer ayrıntılar reklamlar gibiydi.

 

Anlatmaya başlamadan önce tüm çocuklu analara ve babalara tavsiye edebileceğim bir konu var: Şayet imkanınız varsa, mutlaka ama mutlaka çocuklarınıza bir muhabbet kuşunun 2 aylık yavrulama sürecini gösteriniz. Çocuklarınız o zaman ana-baba kıymetini çok iyi anlayacaklardır. Ben maalesef iş işten geçtikten sonra böyle bir olaya tanık oldum.

 

Ben kafese o uyduruk, küçük yuvayı koyduktan birkaç gün sonra Boncuk'un eşi 5 tane yumurta yumurtladı yuvaya. Yuvanın içi karanlık ama o küçük delikten görünüyor yumurtalar. Çoğu kez ağlayarak ve genellikle çok duygulanarak seyrettim ben bu iki kuşun yaşamlarındaki değişimi. Yumurtalar olmadan önce ikisinin de yaşantısı cıvıl cıvıldı. Birbirleriyle oynaşıyorlar, kafeslerinin kapıları açık olduğu için akşama kadar kafese girmeden odanın içinde uçuşuyorlardı. Sadece karınları acıktığı zaman ve susadıklarında kafese girip bir iki atıştırdıktan sonra tekrar çıkıyorlardı. Sanki yalnız odamın içinde çocuklar dolaşıyordu. Cıvıl cıvıl, hayat doluydular.

 

Ne olduysa yumurtalardan sonra oldu. O dişi kuşa kim öğretmişti devamlı yumurtaların üzerinde yatmayı? Annem rahmetli çok dindar bir insandı. İNANMAYAN TAŞ İLE DEMİR diyerek, Allah'a inanmamızı öğütlerdi bize. Gerçekten bu kuşların davranışlarını gördükten sonra Allah'ın büyüklüğüne bir kere daha inandım. O cıvıl cıvıl uçuşan, oynaşan kuşlar gitmiş, onların yerine aile mesuliyetini bilen, dünyaya yavru getirme konusunda eğitilmiş kuşlar gelmişti sanki. Dişi kuş devamlı karanlık yuvaya giriyor saatlerce dışarı çıkmadan ve sıkılmadan o yumurtaların üzerinde yatıyordu. Erkek kuş yani Boncuk da en az eşi kadar bilinçliydi. Ara sıra kursağına doldurduğu yemle yuvaya girip ağız yoluyla bunları eşinin kursağına aktarıyor ve dışarı çıkıp sabırla bekliyor. Asla eşini rahatsız etmiyor.

 

Tam bir aya yakın bir zaman bu iki güzel kuş yavruların dünyaya gelmesi için birlikte mücadele verdiler. En fazla yük annedeydi. Tıpkı insanlarda olduğu gibi. Anne devamlı yumurtaların üzerinde yatıyor, bada da ona destek veriyordu. Anne kuş ara sıra da yumurtaların yerini değiştiriyor, üzerlerine tam manasıyla oturabilmek için çaba sarf ediyordu. Ama her halinden sabırsızlığı belli oluyordu. Bir an önce yavrularına kavuşabilme heyecanı içindeydi. Bu arada yumurtanın biri kırıldı. Zavallı kuş o kırılan yumurta için üzülmüştür ama ben anlayamadım tabii. Keşke anlatabilseydi derdini.

 

Bu arada 4 tane yavru dünyaya geldi. Bu dört yavrunun hareket edebilir hale gelmeleri bir hafta sürdü. Anne de baba da yavrularını beslemek için nöbetleşe yuvaya giriyor ve onları ısıtıyorlardı. Çoğunlukla anne yuvadaydı. Yirmi gün içinde yavruların biri vefat etti. Üç yavru kaldılar. Anne baba burada da üzüntülerini bana gösteremediler. Ama üzüldüklerinden eminim. Yirmi gün sonra yavrular yuvadan dışarı çıktılar. On gün daha geçtikten sonra yavaş yavaş uçmaya başladılar. Birkaç hafta daha geçtikten sonra kuş gibi özgür olarak uçuyorlardı. Anne ve babaları onlara hiç karışmıyorlar, özgürlüklerini kısıtlamıyorlardı. Ama evlatlarıyla gurur duydukları her hallerinden belli oluyordu.

 

İki ay sonra onlar da normal yaşantılarına döndüler. Cıvıl cıvıl uçuşmaya, ötüşmeye ve oynaşmaya başladılar. Artık evlatları onlara ihtiyaç duymadan büyüyorlardı. Keşke insan yaşamında da böyle olsa. Keşke tüm anne ve babalar günün birinde evlatlarının büyüdüğünü fark edip onlara çocuk muamelesi yapmaktan vazgeçseler. Ama olmuyor, birçok anne baba, çocuklarının artık çocuk olmadıklarını fark edemedikleri için, çocukça davranışlarla hem onlara hayatı zehir ediyorlar, hem de kendilerine.

 

ANNEM ÇOK GENÇ YAŞTA EVLENMİŞ

Annem rahmetlinin babası Hacı Mustafa imiş. Bazen bana kızdığında ''Sana hacı babamın adını verdim ama sen onun hiçbir huyunu almamışsın. Haylaz bir çocuksun.!'' derdi. Ben de çocuk kafamla anneme karşı gelerek cevap verirdim ona: ''Anneciğim, senin hacı baban madem bu kadar iyi bir insandı da seni niye kendinden 20 yaş büyük, 2 çocuklu bir adama vermiş?'' diye sorardım. Babamın ilk eşi öldükten sonra ikinci defa evlenmiş. O da çok yaşamamış. Her ikisinden de birer kızı olmuş. İşte benim rahmetli anneciğim, hangi akla hizmet etmişse bilemem, kendinden 20 yaş büyük, kendi yaşında 2 kızı olan, çok da ileri görüşlü olmayan bir adamla, yani babam rahmetli ile evlenmiş. Babamın hali vakti yerindeymiş de, eş dost çok methetmişler de filan da falan.

 

Ben rahmetlinin annemi mutlu ettiği bir güne şahit olamadım. Bizlere de pek sevgiyle yanaşmazdı. Hep bir baba korkusu ve aşırı saygı gösterme mecburiyeti ile büyütüldük. Kendimize geldiğimizde, yani 18 yaşımızı doldurduğumuzda babamıza pek saygımız kalmadı. Çünkü korkumuz geçmişti. Korku ile sağlanan saygılar devamlı olmuyor tabii. Sevgi ile saygı bir arada yeşermeli. O zaman devamlı olabiliyor. Bu arada belirtmeden geçmeyeyim de beni biraz daha yakından tanımış olun. Rahmetli anneciğim de 6 çocuk dünyaya getirmiş. İkisi daha bebekken vefat etmişler, benden 5 yaş büyük bir ablam ve biri 2 yaş küçük, diğeri 6 yaş küçük 2 eski kardeşim var. Şimdi onlarla kardeşlik ilişkilerim kalmadı. Kitabın sonunda niçin kalmadığını ve anne ile babanın davranışlarının bir aileyi nasıl parçalayabileceğini, en azından benim yaşamımda bunun nasıl gerçekleştiğini anlamış olacaksınız.

ANNEMLE İLK ANILARIM

İzmir'de şimdiki baba yadigarı evimin 800-900 m  aşağısında Azizler sokağında teyzemin, anneannem ve  dayımla birlikte oturduğu bir ev vardı. O ev gözümün önünden gitmez. Ben daha 3 yaşında bir velettim. O evde dayımın boynuna sarılır ve ona evin önündeki ağacı göstererek '' Bu ağaç kadar olunca önce seni döveceğim, sonra babamı'' derdim. Niçin böyle söylediğimi bilmiyorum. Belki de rahmetli dayım benimle oynaşırken böyle bir laf öğretmiş, daha sonra da bunu benim ağzımdan duymaktan hoşlanıyordu. Neticede küçücük bir çocuğun böyle şeyler söylemesi bir acayipti. Annem de hemen araya girer ve bana söylediğim sözlerin ''Ayıp'' olduğunu bildirirdi. Dayım gülerdi bu duruma.

 

Aslan gibi ve çok yakışıklı, giyinmesini bilen biriydi. Gençlik resimlerine bakarak bunu daha iyi görebiliyorum. Maalesef ben 4 yaşımdayken bir sarhoşla yaptığı münakaşadan sonra takip edilerek arkasından bıçaklandı ve kan kaybından pisi pisine vefat etti.

 

Ben 4 yaşındayken şu anda oturduğum ve mahalle sakinlerinin kaliteleri bakımından berbat olmuş bu mahalledeki Rum evini  satın almış babam rahmetli. Evimiz gerçekten o zamanlar mahallenin en kullanışlı, büyük ve rahat eviydi. Terasasında kocaman üzümler veren ve aşağıdaki küçük bahçeden yukarı salınan iki asması vardı. Terasanın etrafında da çoğu, tenekelerin içinde, birçok çiçek vardı. Gül bahçesi gibiydi terasa. Yazın hep orada oturur, yemek yer ve bazen de gece yatardık. Zaten o zamanlar TV filan yoktu. Radyo dinlemek de pek alışkanlık yapmıyordu. Çoğu akrabalar da aynı mahallede oturduğumuz ve babam 4 kardeşin en büyüğü olduğu için, hemen her akşam misafirlerimiz olurdu.

 

Evimizde banyo diye bir şey yoktu. Zaten o zamanlar evinde banyo olan pek yoktu. Leğen denilen, şimdiki gençlerin pek tanımadığı bir bakır malzemenin içine girerdik. Rahmetli anacığım da, gazocağında ısıttığı suyu diğer kazandaki soğuk suyla ılıştırarak, maşrapa dediğimiz bir teneke kapla kafamızdan aşağı döker, bu yıkama işleminde de yeşil sabun kullanırdı. Aynı yeşil sabunla aynı leğende çamaşır da yıkardı. Ne yapsın kadın 3 erkeği arka arkaya yıkar, suyu ısıtır, ılıştırır bizleri haftada bir, sözüm ona tertemiz yapardı. O günleri hatırladıkça anamın mezarına gidip defalarca üstündeki toprağı öpmek ve dünya işleriyle uğraşmaktan, yaşamaya vakit bulamamış anamın mezarının başucunda tıpkı şu anda olduğu gibi hüngür hüngür ağlamak isterdim.

 

KEŞKE ANNELERİMİZİN KIYMETİNİ ZAMANINDA ANLAYABİLSEK

Zavallı anacığım. Ne çileler çektin sen. Ve biz evlatların bunu anlayamadık. Ama sen de suçlusun be anacığım. Biz dağlarda, tepelerde, çayırlarda, bayırlarda yaban otlar gibi yetişmedik ki, sen yetiştirdin bizi. Niçin küçük yaşta kendi kıymetini anlatamadın bizlere? Niçin ana sevgisinin ne olduğunu kendi kendimize öğrenme zorunda bıraktın bizi? Ah cahil anam ah! Her fırsatta ilkokulu Ali-ül ala ile yani Pekiyi ile bitirdiğini söylerdin ama bu bilgiler yine de yetmemiş. Bizlere, seni daha çok sevmemiz gerektiğini öğretemedin. Ama ben seni hep sevdim. En çok kızdığım anlarda dahi, senin bir ana olduğunu, benim anacığım olduğunu unutmadım.

 

Ben bu kitabı bitirinceye kadar ölmezsem daha bir müddet yaşarım diye düşünüyorum. Zira annem vefat ettikten sonra hemen her akşam yalnız başıma ağladım. Annemin vefat etmesi beni yıktı. Bir yıl sonra da bu annesizliğe ve yalnızlığa dayanamayarak kalp krizi geçirdim. 1 hafta acil serviste yattıktan sonra çıktım. İşlerim iyi gitmediği için Bağ-Kur primlerimi ödeyemedim, dolayısıyla sağlık karnem yok ve anjiyo olup da kalp damarlarımın birindeki tıkanıklığı balon patlatma, stent koyma metotlarıyla düzelttiremedim. Bu kitabı yazarken devamlı anamla olan anılarım canlanacak ve ben hüngür hüngür ağlayacağım. Olsun. Zaten annem vefat ettikten sonra yaşam zevkim çok azaldı. Ölür giderim. Annemin vefatından sonra akrabalarımın bana karşı tamamen ilgisiz kalmalarının ağır yükünü ve bu yalnızlığı taşıyamıyorum artık. Bu mahallede işlerim de battı. Yeni bir şeyler yapma zevkim yok. Ne yapmaya çalışsam olmuyor. Yalnızlık zor. Maddi ve manevi hiçbir desteğim olmadığı gibi, akrabalarımın büyük bir bölümünün düşmanca davranışlarına muhatap oluyorum.

 

Gözyaşlarım biraz dindi. Biraz önce çay demlemiştim. Bir bardak da çay içersem, belki biraz toparlarım kendimi. Evet, çay iyi geldi. Birkaç yudumda kendime geldim. Çaydanlığı getirmek için odanın dışına çıkmam da biraz hareket etmemi sağladı. Bu akşam tekrar ağlamamak için biraz da hoş anılara değineceğim.

 

HANIM, HAFTAYA BABASINI DA GETİR!

Annem, 3 erkek kardeş olarak bizleri mutfaktaki leğende yıkıyordu ama kışın orası soğuk olduğu için tutup ellerimizden Kadınlar Hamamına götürüyordu bizi. Zaten ablamla beraber onlar sık sık hamama gidiyorlardı. Kış aylarında bizleri de götürmesi çok iyi oluyordu. Ne yalan söyleyeyim öteki kardeşlerim benden ufak oldukları için bu işlerden pek anlamıyor olabilirler ama çıplak kadınları görmek benim hoşuma gidiyor, daha küçücükken, çaktırmadan bakıp zevk alıyordum. Göbek taşında oturup portakal soyarak yemek, o zamanlar içilebilen buz gibi çeşme suyundan içmek filan da zevkli oluyordu.

 

 

Kısacası zevkle hamama gidiyorduk. Ama masraflı oluyor düşüncesiyle sık sık götüremiyordu annemiz. Çok kirlendiğimizde, temel temizlik için gidiyorduk. Öyle bir zaman geldi ki ben hamam günlerini özler oldum. Anneme de soramıyorum, ne zaman hamama gideceğimizi. Öyle ya, belki uyanır, bir daha götürmez diye hiçbir şeyden anlamıyormuş gibi davranıyorum. Annem zaten benim büyüdüğümü 55 yaşımdayken bile kavrayamamıştı. O zamanlar daha 7-8 yaşındaydım. Annem benim kadın vücudu hakkında bilgi sahibi olduğumu, bakınca hoşlandığımı düşünemezdi tabii.

 

Ama hamamdaki natır bunun farkına çabuk vardı. Bütün yaz hamama gitmemiştik. Kış ayları başlayınca annem yine tuttu ellerimizden aldı bizi hamama götürdü. Ben sevinçten uçuyorum. Hamamdan içeri girer girmez natır ''Çüşşşş!'' demez mi? Arkamıza baktık bizden başka kimse olmadığı gibi, önümüzde filan da bir eşek yoktu. Peki, bu natır kime ''Çüş'' diyordu? Natırın katırlığı mı tutmuş da kendi kendine mırıldanıyordu?

Hayır, hiçbiri değil. Bu kadın beni görünce şaşırmış ve bu nazik olmayan kelimeyi ağzından kaçırmıştı. Annem kızdı:

- Bize mi diyon, çüşşş, diye?

- Size değil hanım, oğlunuza.

- Ne varmış oğlumda?

- Hanım bu çocuk değil artık, eşşek kadar adam olmuş, ne işi var kadınların arasında?

- Her zaman geliyoruz.

- Geçen seneydi en son gelişiniz. Oğlan büyümüş artık. Bari haftaya babasını da getir, alem yaparız burada.

 

Bu kaşarlanmış natırın sözleri annemi de utandırdı, beni de. Fazla uzatmadan hepimiz eve döndük. Annemler bensiz ertesi gün öteki hamama gittiler. Ben o gün bugündür bir daha kadınlar hamamını içerden göremedim. Aslında bizim hamamlarımız da karışık olsaydı hiç de fena olmazdı.:))

Avrupalıların saunaları karışık. Almanya'dayken bazı arkadaşlarım vardı, sırf çıplak kadınlarla iş bitirmek için her hafta saunaya giderler, bir de saunaya gitmekle övünür, sağlıkları bakımından çok faydalı olduğunu söylerlerdi.

 

TÜM ALIŞVERİŞİ ANNEM YAPARDI

Anneciğim hemen her gün İzmir'in meşhur pazaryeri Havra Sokağı'na gider, elindeki fileye doldurduğu sebzeleri ve eti getirirdi. Çocuklarına hiç güveni yoktu. Hiçbirimizi alışverişe göndermez, bizim beceriksiz olduğumuzu düşünürdü. Bazen biz küçük lastik topla mahalle maçı yapardık. Ben kaleye geçerdim çoğu kez. Annemin Havra Sokağı'na gitmekte olduğunu gördüğümde hemen oyunu bırakır

''- Anneciğim, ben gideyim alışverişe, sen yorulma!'' derdim. Aldığım cevap hep aynı olurdu:

''- İstemez, kendim giderim.''  Ben tabii arkadaşlarımın arasında azarlanmaktan utanır ama ses çıkaramazdım. Kaleci olduğum için yolun aşağısını görebiliyordum. Dolayısıyla annemin yokuş yukarı elinde dolu fileyle çıkarak yorulmasını önlemek için hep aşağıya bakar ve annemi görür görmez, arkadaşlarımın arasında tekrar azar işitmemek için kaleyi bırakır aşağı koşardım.

‘’- Ver anneciğim, ben taşıyayım’’, diye elimi dolu fileye uzattığımda, nefes nefese kalmış annem inat eder ve,

‘’- Sen eşşek kadar çocuk sokaklarda top oyna da ben çarşıya gideyim. Bırak! Buraya kadar getirdikten sonra eve de kendim götürürüm. Akşam baban gelince söyleyeyim de gör!’’

Ben, boynu bükük olarak annemin arkasından yavaş yavaş gelirim ve tekrar kaleye geçerim. Bu arada oyun durmuştur ve arkadaşlar beni beklemektedirler. Tabii annemin bana kızdığını hepsi fark eder. Çoğu kez utancımdan oyunu bırakıp eve giderim ve anneme kendisini memnun etmek için nasıl davranmam gerektiğini sorarım ve cevap alamam. Çünkü ben çocuğum ve ne yapsam yanlışmış. Böyle çocuk büyütülür mü? Evet büyütülür. Benim ailem bizi böyle büyüttüler. Sonuç iyi oluyor mu? Kitabı sonuna kadar okuyun ve kendiniz karar verin. Yazılanları anlayacağınızdan eminim. Ben sizlere güveniyorum

 

BABAM UCUZ MEYVE GETİRİR ANNEM KIZARDI. 

Meyve işi babama aitti. O, akşam eve gelirken, çürük dökük ucuz ne bulursa meyve olarak alır gelirdi. Daha eve girer girmez annem başlardı bozuk atmaya,

‘’- Gene Havra Sokağı'nın çürüklerini getirmişsindir.’’

Bu karşılama ile kavga başlar, babam kendisine hiç saygı gösterilmediğinden, bu evde sığıntı olduğundan filan bahseder, aynı sözlerle de annem cevap verirdi. Annem kızgın kızgın sofrayı hazırlar, bu işlemlerde hep ablam kendisine yardımcı olurdu. Bizler erkek olduğumuz için sadece git-gel işlerine yarardık. Buz dolabımız filan yoktu o yıllarda. Beni artık almadıkları hamamın yanında buz gibi su akan bir çeşme vardı. Oraya giderdim elimdeki testi ile. Bu suyun adı Osman Ağa Suyu idi. Bir de bizim sokağın otuz adım ötesinde Halkapınar Suyu akan çeşme vardı. Oradan doldurduk mu testiyi, hemen anlarlar, tekrar aşağıya, hamamın yanındaki çeşmeye gönderirlerdi. Zira Halkapınar Suyu o kadar soğuk akmazdı.

 

BAKKAL APTİ ABİ VE HATÇABLA

Bu Halkapınar Suyu akıtan çeşmenin hemen karşısında da Apti Abi'nin bakkal dükkanı vardı. Apti Abi alem adamdı vallahi. Bakkal dükkanında namaz kılar, eşin dostun görmesini, kendisi hakkında iyi düşüncelere sahip olmasını isterdi. Bu arada müşterilere kazık atıp atmadığını pek hatırlamıyorum. Ama öğle namazlarını kılarken çoğu kez ben okula giderdim ve kasten Apti Abi'ye,

- Merhaba Apti Abi'cim! Allah kabul etsin! derdim.

o da sesli cevap veremez ama her defasında kafasını aşağı indirerek ve bu arada gözlerini de kapayarak benim selamımı alırdı.

 

Şimdi sağ mı bilmiyorum ama Apti Abi'in kendisinden oldukça genç, taş gibi bir eşi vardı. Hatice Abla. Biz ona HATÇABLA derdik, kısaca. Ben de ne fırlamaymışım ha küçükken. Dükkanda Hatçabla yalnızken ille eline dokunabileceğim bir şey satın alırdım. Onun eline ufacık bir temasta bulunabilmek için gayret göstermeme Hatçabla hiç karşılık vermez, aksine dikkat ederdi. Kadının günahını alamam. Çok güzeldi ama kocasına sadıktı. Bizim içimizi hoplattığının farkında mıydı, değil miydi. Bilemiyorum.

 

Bakkal konusu da nereden çıktı? Annemle ne alakası var? Ben daldım, hemen konuyu darmadağın ettim gene. Yok Hatçabla güzelmiş, Apti Abi namaz kılarken selam verirmiş filan. Ama bunlar da ilginç ayrıntılar yani. Şu anda çocukluğumu yaşıyor gibiyim. Bakkaldan bahsetmemin esas sebebi ekmek konusu. O zamanlar bir ekmek 1 kg idi. İçleri de şimdiki gibi hava ile dolu değildi. Un kalitesi de şimdikinden daha iyiydi. Dolayısıyla ekmekler lezzetli idi. Altı kişilik aile olarak, biz her gün 3 ekmekten fazla yiyemezdik. Annem beni ekmek almaya gönderdiğinde çoğu kez  bakkala  gider, alır gelirdim.. Ama bakkaldan aldığım ekmeği anneciğim her defasında anlar ve,

‘’- Bakkaldan  aldığın  bu hamur ekmekleri hemen geri götür, aşağıdaki fırından doğru dürüst ekmek al! ‘’diye azarlardı beni.

Ben de her defasında sıkılarak ekmekleri geri götürür, parayı geri alıp fırına giderdim. Bir defasında bile anneme bakkaldan aldığım ekmeği, ''fırından aldım'' diye yutturduğumu hatırlamıyorum. Fırından alırken de her defasında,

‘’- Amca bak pişkinlerinden olsun, annem geri gönderir sonra’’, der, fırıncıyı da korkuturdum. Adam da bana pişkin ekmek seçeceğim diye uğraşırdı yani.

 

Bunları teker teker hayalimde canlandırıyorum ve mümkün olduğu kadar ballandırmadan, abartmadan yazıyorum. Maksadım anaları eleştirmek değil, anaların birçoğunun gereksiz suçlamalarla evlat ana ilişkilerini zedelediğini, bağları kopardığını, sevgi ve saygıyı alıp götürdüğünü veya azalttığını, her iki tarafa da yaşamayı zorlaştırdığını belirtmek.

 

Şu fani dünyada, kalıcı şeyler çok az. Aşk, sevgi, güzel bir isim, yapılan iyilikler ve kötülükler kalıcı olanlardan bazıları. Mal, mülk, para, pul vs kalıcı olmuyor. Bence herkes mirasını sağlığında dağıtmalı. Ama toplumumuzda, maalesef ana ve babalar kendi yaşantılarını aşırı ölçüde kısıtlama pahasına ölünceye kadar mal varlıklarına dokundurmuyorlar. Kendileri maddi sıkıntılar içinde yaşayan çok insan var. Sırf evlatlarına miras bırakmak için mal varlıklarına dokunmuyorlar. Sağlıklarında evlatları da sıkıntı çekiyor, kendileri de. Ölümden sonra mirasçılar da parayı param parça ettikleri için çoğu kez kimseye hayır etmiyor veya yıllarca miras davalarıyla uğraşılıyor.

HAYRİYE ABLAM VE MAL VARLIKLARI

Babamın ilk eşinden olma bir ablam var. Hayriye Ablam. Kendisini çok severim. Beraber büyümedik ama o büyüdükten sonra aynı mahallede oturduk. Evlerimiz karşı karşıyaydı. Okuldan geldiğimde annem evde yoksa hep onlara giderdim. Hayriye Ablam beni güler yüzle karşılar, her defasında karnımın aç olduğunu düşünerek bana yemek hazırlardı. Şimdi bile öyle. Yedirmeyi çok sever. Misafirlere yiyecek bir şeyler ikram etmeye bayılıyor. Eşi İhsan Abi de çok sempatik bir adamdır. Cin gibi, denilecek tiplerden. Adam şu anda neredeyse 90 yaşına gelecek maşallah hala dinç. Devamlı hareket halinde ve bir işler yapar. İzmir Tepecik semtinden kendi mülkü olan bir oteli var. Otelin altı kahvehane, fırın filan. Mülk olarak bugün satsa 300 milyarın üzerinde bir değeri var. İki kız bir erkek olmak üzere üç tane aslan gibi yetiştirdikleri evlatları var. Onlara imrenirim.

 

Fatoş benim tüm sülale içinde en çok değer verdiğim, en çok sevdiğim kişi. Diğer kızının da benim hiç sevmediğim, davranışları yüzünden dost defterimden sildiğim bir eşi ve çocukları var. Çok mutlular. Allah her daim mutlu etsin ama benden uzak dursunlar. Eşi yüzünden Şerife yeğenimden de soğudum. En kötü anlarımda bana basit sebeplerden küstüler. Bir dilim ekmeğe muhtaç günler yaşadım. Kalp krizinden sonra bu eski evde üşüterek, bronşit oldum. Bir yıldan fazla bir zaman hasta ve halsiz ve de yapayalnız kaldım. Süheyla ablam haricinde bir de Fatoş yeğenimin ilgisini gördüm. Başka kimse ilgilenmedi benimle. Günün birinde Türkiye çapında bir yazar olacağımdan eminim. İlk kitabımı çıkarmadan, üzüntülere dayanamayıp ölürsem bir şey olamam tabii, o zaman benim akrabalarım olduklarını hatırlarlar, sağda solda benim adımı kullanarak hava atarlar mı acaba? Göreceğiz.

 

Hayriye Ablamın bir de Mehmet isimli, benden sadece 2 yaş ufak oğlu var. O da çok mutlu bir evlilik yapmış zamanında. Çok güzel ve iyi bir ailenin kızıyla evli. Benim kendilerini görmediğim 2 de kızları var. Birisi evli, diğeri henüz bekar galiba. Pek bilmiyorum, zira bu yeğenim de çocukluğumuzda bana ''DAYI'' derdi. Çevredekiler de dayı olarak büyük birisini ararlar, karşılarında 15-16 yaşlarında birini görünce şaşırırlardı. Şimdi bırakın dayı demeyi, AYI dese gene kızmayacağım. Yeter ki ara sıra göreyim kendisini. Ama ne arar, ne sorar. Ben de ekonomik durumum bozuk olduğu için aramıyorum tabii.

 

Şimdi gelelim maydanozun faydalarına. Esas konumuz ANA üzerine yoğunlaşmalı. Kitabın konusu da bu. Hayriye Ablam da bir ana. Hem de çok iyi bir ana. Eşine iyi bir hanımlık yapmış ve onun rahat bir ortamda ticaret yapmasına yardımcı olmuş. Hep ev hanımı olarak kalmasına rağmen, çocuklarını iyi bir şekilde yetiştirerek, eşine iyi bir eşlik ederek görevini fazlasıyla yapmış. Hayriye Ablamın yaşı da şu anda 84 filan. İhsan Abi 90'a geliyor. Ne mutlu. Ben 59 yaşımda daha kaç sene yaşayabileceğimi düşünüyorum. Annem rahmetli 82 yaşında vefat etti. Ben o kadar yaşasam, ölürken göbek atarım. Tabii yatakta yatarsam ve ölümü beklerken hareket edebilirsem. Yoksa ani bir beyin kanaması veya kalp krizi geldiğinde göbek atma imkanı bulamam. Herhangi bir kaza neticesindeki ani ölümlerde de göbek atma imkanı olmaz. Diyelim ki ben 82 yaşımdayım ve bu kadar yaşadığım için sevinçliyim ve bu arada tanıdıklardan birinin düğününe davetliyim. O sırada da hareketli bir müzik çalıyor ve herkes göbek atıyor. Hani görgüsüz kimseler vardır da atlarını, doymalarına rağmen arpa yemeye mecbur ederler. Maksat zenginliklerini göstermektir.

- Dur arkadaş, ne yapıyorsun, ata bu kadar arpa verilir mi? diye soranlara da

- Arkadaş, param var, yeteri kadar arpa alabildim. Atın ölümü arpadan olsun. Yesin! Sana ne? derler. Ben böyle bir şey duymadım ve görmedim. Ya siz?:)

 

Ben de sahneye fırlayıp da göbek atmaya başlarsam, vücut bu hareketlere uyum sağlayamaz da, için deki ruhu da '' Hadi kardeş sana uğurlar olsun!'' diye gönderir ve kendisi de sahnenin ortasına yığılıverirse, işte o zaman ölmeden önce göbek atmış olurum.

 

Nasıl ama, hayal gücüm kuvvetli değil mi? Nasıl kuvvetli olmasın? Ömrüm hayal etmekle geçti. Tanınmış bir yazar olmayı başardıktan sonra ÇOCUKLARA MASALLAR da yazmayı düşünüyorum. BÜYÜKLERE MASALLAR yazan bile var. Gerçekten çocuklara masallar yazmayı çok istiyorum. Çocukları çok seviyorum çünkü. Onlara daha modern ve çağdaş masallar yazmak isterim. Onları uyutmaktan ziyade hayata hazırlayan masallar.

 

Hayriye Ablam ve eşi, çocukları hakkında buraya kadar güzel ve methedici şeyler yazdım. Biraz da eleştireceğim. Bu eleştiri ile onların şahsında diğer ana babalara mesaj vermek istiyorum. Beni Türkiye'ye temelli döndüğüm 8 yıldır pek arayıp sormayan ama yine de kendisini sevdiğim yeğenim Mehmet son olarak 3-4 yıl önce iflas ederek eşiyle birlikte işlettiği butiğini kapatma zorunda kaldı. Şu anda Tepecikteki otellerine gidip geliyor. Genellikle aşağı tabakadan insanlarımızın yattığı bu otelde çile dolduruyor denebilir. Zira tüm gelişmelere rağmen çağı yakalayamayan sistemlerle işletilen bu oteli bana hediye etseler, ben orayı çalıştıramam. Alır satarım. Çalışma mecburiyetim olsa o sisteme ayak uyduramayacağım için almam.

 

İhsan abi de 90 yaşında bu otelle uğraşma zorunda. Her gün otele gidilecek, birkaç işçinin kahrı çekilecek, masraftan kaçınmak için elle çamaşır yıkanması sağlanacak vs. Anlatmaya dilim varmaz.

 

İzmir'in Hatay semtinde İnönü Caddesinde, 40 yıldır kendilerine ait bir dairede oturuyorlar. Daire 80-90 m2 ya var ya yok. Küçük bir mutfak, küçük ve bakımsız bir banyo, ve oturdukları küçük bir oda. Bir oda yatak odası olarak kapalı, diğer büyük ve balkonu olan, oturmaya en müsait oda da Misafir Odası olarak kapalı. Misafir gelince de hep o küçücük odaya alınır. Ancak ayda yılda bir, hava atılacak bir misafir gelirse, misafir odasına alınır. Yani yaşamları küçük bir odada, küçük bir mutfakta ve hem küçük, hem de uyduruk bir banyoda geçiyor.

 

Aynı binada yeğenlerim Fatoş'un ve Mehmet'in de daireleri var. Onların daireleri çok güzel ve kullanışlı. Hele Fatoş yeğenimin dairesi, anlatılmaya değer. Ne mutlu bir olay, iki evladı aynı binada oturuyor. Diğer kızları Şerife de yine kendi dairelerinde birkaç km ötede oturuyor. Bu arada Şerife de eşiyle birlikte bir butik işletiyordu. Onlar da 3-4 yıl önce iflas ederek kapattılar ve maddi zorluklarla karşılaştılar.

İNSAN, SAĞLIĞINDA MİRASINI DAĞITSA DAHA İYİ OLMAZ MI?

Bir gün Hayriye Ablamda yemek yerken, İhsan abi de oradaydı. Kendilerinden izin alarak ve darılmamalarını rica ederek şöyle bir öneride bulundum.

'''- Ablacığım, yaşınız oldukça ilerledi, ben bile 59 yaşındayım. Daha ne kadar yaşayacağız, bilinmez. Otelinizi 300 milyara satsanız, Narlıdere'deki yazlığınız da 50-60 milyar eder. 210 milyarı 3 evladınıza 70'er milyar olarak sağlığınızda verseniz, hem onlar sizin ölmenizi beklemeden mirastan istifade ederek sizlere dua ederler, hem de ikisinin de butikleri kapandı, 70'şer milyarla yeniden iş hayatına atılırlar. Fatoş da avukat da olsa herhangi bir ihtiyaçları için kullanır. Geri kalan 150-160 milyar size ömrünüzün geri kalan kısmı için bol bol yeter. Bir kısmını vadeli olarak bankaya yatırır, faizinden istifade edersiniz, bir kısmını da İhsan abi emlakçılık işinde kullanır. Misafir odanız boş. Orayı büro yapsın. Şimdi de onun bunun emlak bürosuna gidip yardımcı olarak bu işi yapıyor.’’

 

Buraya kadar konuşabildim. İhsan abi pek sert çıkmadı ama, Hayriye Ablam hemen atıldı,

- Satılır  mıymış  hiç! O otel olmasa biz aç kalırız. O otelle karnımızı doyuruyoruz.

- Tamam ablacığım. Ben ne malınızın mirasçısıyım, ne de herhangi bir şekilde çıkar peşindeyim. Sadece fikrimi söyledim. Bildiğiniz gibi hareket edin!

Hayriye ablam şehir içi normal telefon aramalarında bile 1 dakikadan fazla konuşmaz. Çok yazmasın diye kısa keser. Üzülüyorum tabii. Annelerimiz, çocukları b

Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı