![]()
![]()
Fatih Altaylı'nın "Teke tek" programında yaptığı açıklamalar ile gündeme oturan iki öğrenciden Nuray Canan Bezirgan, Kanada ilticacısıymış. Bu çok önemli bir ipucu yurtdışında tahsil eden diğer türbanlılar için. Şimdi sıkı durun! Önce İLTİCA'nın ne olduğuna açıklık getirelim. İlticanın basit anlamı bir yere sığınmak, güvenli bir yer bulmaktır.
Bir insanın yabancı bir ülkeye iltica etmesi için, kendi ülkesinde hayatının veya hürriyetinin ırkı, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal gruba üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle tehlikede olması gerekir.
Kısacası kendi ülkesini, iltica etmek istediği ülkede kötüleme, suçlama zorunluluğu var. Yani "Ben ekonomik durumlardan ötürü daha fazla kazanmak için burada çalışmaya veya daha iyi imkânlarla tahsil etmeye geldim." diyemez.
Irk konusunu suiistimal edip PKK'lıyım diye iltica eden 500 binin üzerinde Kürt asıllı vatandaşımız vardı Avrupa'da! Daha sonra mezhep konusu suiistimal edildi. "Aleviyim, Süryaniyim, Hristiyanım, Türkiye'de zulüm görüyorum." diyerek iltica edenlerin sayısı onbinleri geçti. 12 Eylül İhtilalinden önce ve sonra da, "Ülkücüyüm, komünistim, Türkiye'de zulüm görüyorum." diye iltica edenler oldu.

İltica edenler önceleri sadece bir dilekçe verip senelerce "Vatansız" olarak o ülkede kalıyorlar, 5-6 yıl sonra ilticaları kabul edilmese de ceplerinde biriktirmiş oldukları paralarla ülkelerine dönüyorlardı.
Şimdiye kadar ülkesini kötüleyerek, kendine şahsi çıkar sağlamak için iltica edenlere kimse hesap sormadı. İltica ettiği için vatana ihanetten vs yargılananına rastlamadım. Gelmiş geçmiş tüm hükümetler, ülkemizin iltica edenler tarafından karalandığını bilmelerine rağmen, hiçbir önlem almadılar.
Şimdi de TÜRBAN bahane edilerek iltica ediliyor. "Türkiye'de inancımı tam olarak ifa edemiyorum, başımı örtemiyorum, örttüğümde de ceza alıyorum yani hürriyetim tehlikede!" dendiğinde ve belge de gösterildiğinde ilticanın kabul edilmemesi söz konusu değil.
Neden mi? İLTİCA, devletlerin keyiflerine göre hareket edebilecekleri bir durum değil. Kendi ülkesi dışındaki bir yere iltica etmek isteyen insanlar, Mültecilerin Statüsüyle İlgili Birleşmiş Milletler Anlaşması - 1951 (Cenevre Anlaşması) hükümlerine göre muamele görürler. Bu uluslararası anlaşmaya imza atan her ülke uymak zorundadır.
Nuray Canan Bezirgan, İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Tibbi Dökümantasyon Bölümü ikinci sınıf öğrencisiyken başörtülü sınava girmek isteyince 6 ay ceza almış. Belki de bu cezayı kasıtlı aldı, zira iltica etmek Kanada'da devlet desteğiyle bedava tahsil etmek için belgeye ihtiyacı vardı. Cezası ertelenince Kanada'ya iltica etti ve 7 yıl orada yaşadı.
İnternet sitelerine girip incelerseniz yurtdışında tahsil etmek, çalışmak için her imkânı zorlayan gençlerin birbirlerine forum sitelerinde yardımcı olduklarını görürsünüz. Her şey planlı. Destekleyiciler, aracılar, bilgilendiriciler çok.
Atatürk'ü sevmeyip Humeyni'yi seven kızımız, 7 yıl aradan sonra Türkiye’ye dönme kararını şöyle açıklıyor: "Oğlum kardeşleri, arkadaşları ve bizimle iletişim kurarken İngilizce’yi tercih etmeye başladı. Müslüman nüfusun az olması da diğer bir etken oldu. Kanada vatandaşlarıyla bu bağlamda ortak paydamız az olduğundan Türkiye’yi özlüyordum. Hem çocuklarımın kültürel erozyona uğramalarının önüne geçmek hem de kendi kökümüz Türkiye’de olduğu için dönme kararı aldım." ![]()
Vay be, uyum sağlayamadığı, dinî özgürlük bulamadığı Türkiye'yi özlemiş. İnandırıcı değil. İltica edenlerin durumları yabancı ülkelerde çok da ahım şahım olmayabiliyor. Sıkıntılara katlanamıyor, oralardaki çağdaş yaşama ayak uyduramıyor, yine kürkçü dükkanına. Öyle ya burası Yolgeçen Han. Kafan bozulduğunda git istediğin ülkeye, Türkiye'yi yerin dibine geçirecek ifadelere imza at. Sonra oralara uyum sağlayamayınca "Ver elini Türkiye!"
Bezirgan, 2.5 saat içinde kabul edildiği Kanada vatandaşlığını neden kabul ettiğine dair soruya ise şöyle cevap veriyor: "Yasak beni kaçırtmadı. Amacım, bu mücadeleyi yurt dışına taşımaktı. Kaçacak kadar korkak olsaydım zaten Türkiye'de bu kadar kendimi öne atmazdım."
2.5 saatte sonuçlandı. Normalde bir başka mahkeme için bu bir öngörüşmeydi. Ama artık bu sonuç da bir emsal oldu. Onlara, "Türkiye'de inanç özgürlüğü gasp edilen bizleriz. İnancını yaşamanın bedeli bunlar olmamalı" dedim. Aynı şeyleri üç yıl boyunca girdiğim tüm mahkemelerde de söylemiştim ama fayda vermemişti. Hakim "Haklısınız" dedi,.."
Aslında 2,5 saat içinde kimsenin ilticası kabul edilmez, demek ki bir destek var. Evraklar tamamlanmış, her şey hazır ve şipşak olmuş işler.
Başka ülkelere iltica edip de Türkiye'yi kötüleyenlerin hangi yüzle kötüledikleri, hayatlarının, hürriyetlerinin tehlikede olduğunu belirttikleri ülkelerine geri geldiklerini hep merak ederim. Bu konuda bir çalışma yapılıp da, kendi çıkarları için ülkesini kötüleyenlerden hesap sorulacak mı?
Yurtdışında türbanlı olarak tahsil edenlerin büyük bölümünün ülkelerini kötüleyerek iltica ettiklerini, türbanı bir malzeme olarak kullandıklarını düşünüyorum.
Böyle yapanların Allah cezalarını verecek! Hükümetler vermiyor nasıl olsa!
Türkiye'yi şahsi çıkarları için yabancı ülkelerde kötüleyip, iltica ediyorlar, sonra da sıkılmadan kötüledikleri ülkelerine dönüyorlar. İLTİCA edenleri yakın takibe almalı!
Mustafa Mumcu 11. 06. 2008 Saat: 23:30
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Politikacılarımızı eleştirmek artık zevk vermemeye başladı. Sıkıldım ya! Bir kere de dereden, tepeden, oradan buradan bahseden şeyler yazayım. Mesela sucuk... SUCUK deyip geçmeyin! Bizim sucuklarımız aslında dünyaca tanınmış bir mamul de olabilirdi. Ama değil. Tanınıyor da, kimse eşine dostuna tavsiye etmez. Hooppp! Dikkat, yine ucu politikacılara değmesin!
Tamam! Dokunmasın yağlı boya! Değmesin bayanlar, baylar, politikacılar!
Çocukluğumda bizim mutfağın tahta tavanında bir kancada kangal kangal sucuklar asılı dururdu. O zamanlar buzdolabı yoktu Türkiye'de. Tel dolapta muhafaza edilirdi tüm yiyeceklerimiz. Sucuklar hariç. O sucukları koparıp da annem görmeden, fark etmeden yemem zor olmasına rağmen dayanamazdım. Çıkardım sandalyeye bir kangal koparır bir miktarını yer, kalanını saklardım bir yerlere.
O kadar lezzetli sucuklardı ki, kızartmak filan gerekmezdi. Kurudukça lezzeti daha da artar, mis gibi kokardı. Tadı damağımda kalır, okula gitmeden sakladığım yerden çıkarıp kalanının da bir kısmını yerdim. Ekmekler de mis gibi esmer buğdaydan yapılmış, lezzetli şeylerdi. Şimdiki gibi hem kalitesiz undan yapılıp, hem çeşitli kimyasallarla ve havayla şişirilmezdi.
Annem rahmetli her defasında benim tavandaki sucuklardan yediğimi anlar ve bana kızardı. Ya kalan sucuğu sakladığım yerde bulur, ya da kangallardan birinin eksildiğini fark ederdi. Benim sucuk sevdiğimi ve gizliden yediğimi bildiği için sayıyordu mutlaka. Diğer kardeşlerimin de aynı eylemi yapıp yapmadığını bilemiyorum.

Bu akşam televizyonda bir sucuk reklamı gördüm de aklıma geldi. Reklama bakarsan sucukler çok lezzetli, cazzzz... diye ses çıkarıyorlar mangalda, lezzetleri de enfes... Ama hiç de öyle değil. Bir kere şimdiki sucukları kızartmadan, mangal yapmadan yemek zor. İçinde ne var belli değil, katkı maddeleri fazla. Çok yağlı oluyorlar, tavaya hiç yağ koymadan kızartsak bile yağ içinde sırtüstü yüzer vaziyetteler.
Eskiden sucuklar tabii olarak kurutulurdu. Şimdi ise çoğunlukla suni olarak birkaç dakikada kurutulup, vakumlu ambalajlarla satılıyorlar. Çoğunun lezzeti yok denecek kadar az.
Kayseri, Afyon gibi sucukları meşhur olan illerimizde hâlâ lezzetli ve kaliteli sucuk imal ediliyor mu bilmiyorum. İbrahim PEKBAY dostumuz Kayseri hakkında düşüncelerini bildirirse memnun olurum. Kayseri'den bir marka tanıyorum, tadı damağımda kaldı ama her yerede bulunamıyor bu sucuk?
Neden acaba her şeyimiz eski lezzetini kaybediyor? Domateslerimiz Rusya'dan geri gönderiliyor, ambargo yiyor kimyasal maddelerin çokluğundan. İç piyasaya sürülüyor ve bizler afiyetle yiyoruz, neden? Aman şu yazıyı politikacılarımızı eleştirmeden bitirivereyim. Neden olacak, biz Türküz, bize bir şey olmaz da ondan. Biz radyasyonlu çay bile içtik de bir şey olmadı bize. Kazım Koyuncu kanserden ölmedi mi, rahmetli? Karadeniz'de Çernobil mağduru sayısız insanımız yok mu?
Tamam da politikacılarımızı eleştirmeyeceğim bu yazıda.
Almanya'da yaşadığım yıllarda domatesler genellikle Hollanda'dan gelirdi. Ama domates kasalarının üzerinde hep "Holland" yazardı. Şahıs ismi göremezdik. Şimdi de öyledir herhalde. Yani hükümet kooperatifler kanalıyla çiftçinin ürününü topluyor, kalitesini kontrol ediyor, standartlara uygunsa alıyor ve HOLLANDA damgasıyla yurt dışına pazarlıyor. Sınırlarda geri çevrilme, sahtekârlık tehlikesi yok.
Bizde demokrasi var ya, herkes her ürünü istediği gibi imal edip, istediği kalitede (kalitesizlikte) yurt içi ve dışı pazarına sürüyor. Neden? Ne bileyim ben? Şimdi yine politikacılarımızı, hükümetimizi mi eleştireyim? Hele hükümeti hiç eleştiremem, kimse üstüme üstüme gelmesin! Başbakanımız şu anda çok telaşlı. Hükümet üyeleriyle sık sık toplantılar yapıyor. Tabana söz verdiği türban konusunu halledemedi. Ilımlı İslam konusu engellerle karşılaşıyor. ABD'ne, AB'ne mahçup olacaklar.
Sucukla, domatesle, üzümle, karpuzla uğraşacak vakit değil şimdi? Anayasa Mahkemesi üyeleriyle filan uğraşmalı ki parti kapanmasın! Kapanırsa davadan geri dönülme tehlikesi var? Ne davası? Onu da bilmem!
Artık ülkemizde Atatürk'ü değil de Humeyni'yi seven gençler yetişiyor ya, belki onun davasıdır?
Ne yazsam ucu politikacılarımıza dokunuyor, kusura bakmasınlar artık. Ben de onların kusurlarına bakmamaya çalışıyorum ama ucu bana değil ülkemize dokununca olmaz, bakarım! 
Saygı ve sevgilerimle.
Mustafa Mumcu 11. 06. 2008 Saat: 16:25

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Humeyni'yi seviyormuş.
ATATÜRK'ü değil de HUMEYNİ'yi seviyormuş. Türkiye İngiliz işgali altında olsaymış daha çok hürriyet olacakmış.
Bunları kim söylüyor? Türkiye'nin dibini oymaya çalışan, dost geçinen ama düşmanlık yapmaktan bıkmayan bir Avrupa ülkesinin vatandaşı mı? Hayır...
Kim peki? Özbeöz bir Türk kızı. Türbanlı bir şekilde üniversiteye girememiş ve galiba Kanada'da tahsilini tamamlayıp ülkemize geri dönmüş. Kendi ülkesinde bu sözleri söyleyen insan, Kanada'da Türkiye aleyhine neler söyledi kim bilir?
FATİH ALTAYLI'nın "TEKE TEK" programında söylüyor bunları. Programa katılan 2 türbanlı kızımızdan biri. Diğer 2 katılımcı kızımızın başları açık. Karşılıklı fikir alışverişinde bulunuyorlar, Fatih Altaylı yönetiminde.
Belirli bir yaşa gelmiş olanlar İran'ın ŞAH REZA PEHLEVİ dönemini hatırlarlar. Ben de bir Türk olarak iyi hatırlıyorum. Ortadoğu'nun en gelişmiş ülkelerinden biriydi. İnsanları güzeldir İran'ın. Hem şeklen hem de düşünce yapısı itibarıyla. Köklü tarihi olan bir Dünya Devleti. ABD'nin tarihi (1787) 221 yıla dayanıyor. Ama İran'ın çok eskilere gider.
Şah zamanında ABD, İran'a en modern silahları sattı ve dolarları kaptı. Ama bir de baktı ki İran Ortadoğu'nun en güçlü devleti olmuş. Kendi sattığı silahlarla başına bir iş gelmesinden çekinerek yaptığı planları uyguladı, yıllardır Fransa'da sürgünde yaşattıklerı İmam HUMEYNİ İran'a gönderildi. Şah çeşitli hilelerle tahtından edildi. İran Ortaçağ zihniyetiyle yönetilen bir duruma getirilmek istendi.
Şah zamanında da mutlaka birtakım hatalar yapılmıştır. Şu andaki durumu benim kötüleyip de komşu ülkenin vatandaşlarını üzmeye niyetim yok. Herkes görüyor Ahmedinecad... Ne olacağı belli olmayan bir baskı rejimi uygulanıyor İran'da.

Şah zamanında Almanya'da yaşıyordum. Almanya'ya sadece turist olarak gelirdi İranlılar. Hem de iyi giyimli ve cepleri para dolu olarak. Çağdaş görünümlü İranlıları görür bizim çoğu kötü görünümlü Gastarbeiter (Misafir işçi) vatandaşlarımızla mukayese eder biraz da kıskanırdım.
Şimdi Almanya'da yaşayanlar bilirler, artık turist olarak gelen çağdaş İranlıları görmek zordur orada. Ya iltica edenler vardır, ya da gizliden çarşafını çıkarmış İranlı olduğunu belli etmeyen kadınlar. Ajanlardan korkarlar ve yurt dışında bile rahat kıyafetlerle dolaşamazlar çoğu kadınlar.
İran'ın bu duruma gelmesinin temellerini kim attı? HUMEYNİ...
Gelelim yüce önderimiz ATATÜRK'e; paramparça olmuş koskoca bir İmparatorluğun yok olmaması için her türlü fedakârlığı yapmış, ölümlerden dönmüş. Modern Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş. Ve... Genç kızımız türban yüzünden, bu politikacılarımızın sahte gündemi yüzünden ATATÜRK'ü sevmiyor ama HUMEYNİ'yi beğeniyor. Facebook'daki sayfasını Humeyni resimleri ile süslemiş. Bir Türk kızı olarak utanmadan, arlanmadan Atatürk'ü değil Humeyni'yi sevdiğini söylüyor.
Eeee!... Daha ne duruyorsun burada? Seni bağlayan mı var? Hadi kızım yolun açık olsun! İstikamet Tahran! Marş marş!
Seni gidi ampul kafalı seni!
Mustafa Mumcu 11. 06. 2008 Saat: 02:20

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ÇÖP DÖKME UYARILARI
Yaratıcı ülkenin yaratıcı insanlarından çöp dökmelere karşı alınan önlemlerden birkaç adet...
İzmir’de bir çöp kutusunda "Buraya çöp atan sıkıyorsa biraz beklesin!"
Pendik'te bir duvarda "Buraya çöp atmayın yakalarsam yediririm o çöpleri"
Kasımpaşa'da bir duvarda "Buraya çöp atan Allah katında cezalandırılacaktır"
İstanbul / Sefaköy'de bir duvarda "Buraya çöp atan için artık bir şey yazmayacağım... herkes içimden ne dediğimi biliyordur herhalde"
Bağcılar'da bir evin duvarında "Buraya çöp atan namussuzdur. Salı ve cuma hariç"
Büyükdere itfaiyesinin yan duvarında "Çöp atma ağır konuşurum"
Bursa'da bir apartmanın garaj girişinde "Çöp döken °°°°°°°°dir. Yorum yapan da"
İstanbul-Kağıthane'de bir duvarda "Buraya çöp döken Sayın eşek, görüntü hoşunuza gidiyor mu? Konteynır iki metre ileride!"
Beşiktaş'ta bir apartmanın önündeki doğalgaz kutusunun üzerinde "Buraya çöp dökmeyin... çok çok çok çok rica..."
İzmir'de bir evin duvarında "Buraya çöp dökeni tavana asayım, smaç basayım!"
4. Levent Sanayi'de bir binanın duvarında "Buraya çöp atan eşektir ve yasaktır"
Eskişehir otogarı yakınlarındaki bir duvarda "Arsaya çöp atanı severim"
Dikili'de bir çöp tenekesinin üstünde "Buraya çöp atmak yasaktır. İnsansan anlarsın. Anlamazsan uygun bir zamanda arkadaşlarla öğretiriz"
Eskişehir'de bir apartmanın önünde "Buraya gündüz çöp dökmek yasaktır. Gece de yasaktır!"
Tekirdağ'da bir evin duvarında "Sayın Afyonlular! Çekirdekleri ve Çöpleri evinizde de mi yerlere atıyorsunuz!"
Geçen yıl Afyon fuarında yaklaşık 50 ayrı yerde yazan uyarı amaçlı bir yazı: "Buraya çöp döken öldürülür!"
Soğanlı'da bir evin duvarında "Çöp dökmek yasaktır. Bir daha olmasın!"
Cihangir'de bir apartmanın duvarında " Hey çöp dökme sakın!"
Antalya'da bir evin duvarına devasa harflerle "Buraya çöp döken gevşektir"
Diyarbakır'da bir duvarda "Buraya çöp döken hayvansa zaten hayvandır, çocuksa babası hayvandır, büyükse hayvan oğlu hayvandır."

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Türkçe Olimpiyatları başlıyor. (22 Mayıs - 2 Haziran)
Bu yıl 6. düzenlenen Uluslararası Türkçe Olimpiyatları bugün başlıyor. Olimpiyata 110 ülkeden 550 öğrenci katılıyor
Kızılcahamam Asya Termal Tesisleri'nde bir araya gelen, renkleri, ırkları ve dinleriyle farklılık arz eden öğrencilerin ortak dili "Türkçe" olacak.
Uluslararası Türkçe Öğretimi Derneği tarafından organize edilen, ana sponsorluğunu Türktelekom'un yaptığı ve başta THY olmak üzere daha birçok kuruluşun sponsorluğundaki olimpiyatlar 2 Haziran tarihinde sona erecek.
6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları, öğrencilerin ön elemelerin yapılacağı Kızılcahamam Asya Termal Tesisleri'ne girişiyle başlayacak. Olimpiyatların açılışı 24 Mayıs Cumartesi günü Altınpark'taki Kültür Şöleni'yle yapılacak. Şölende katılımcı ülkeler, kendi kültürlerini tanıtmak amacıyla stantlar hazırlayacak. Olimpiyatlar 1 Haziran 2008 Pazar günü İstanbul Gösteri ve Kongre Merkezi'ndeki ödül töreniyle sona erecek. Ödül törenine TBMM Başkanı Köksal Toptan ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da katılacak.
110 ülkeden gelip de Türkçe konuşan öğrenci ve onları yetiştiren öğretmenleri Asya Tatil Köyü'nde ağırlanacaklar, konuklar tesisin havuz, sauna ve termal suyu ile sosyal imkânlarından da faydalanacaklar.
Uluslararası Türkçe Olimpiyatları'na katılmak için Türkiye'ye gelecek olan 550 yarışmacı, kendi ülkelerinde bir dizi sınav ve yarışma sonrasında seçiliyor. Ülkesini temsil edecek öğrencinin, önce sınıf, ardından okul, son olarak da okullar arası düzenlenen Türkçe yarışmasında birinciliği kazanması gerekiyor. 
"Konuşma, yazma, dil bilgisi, şarkı, şiir, sunum, genel kültür, özel beceriler, makale, ülke tanıtımı, anadil Türkçe yazma, anadil Türkçe şarkı ve anadil Türkçe şiir" olmak üzere 13 dalda yapılacak yarışmaların yarı final ve final değerlendirmeleri bilimsel ve popüler jüri tarafından gerçekleştiriliyor. Dereceye giren öğrencilere madalya ve para ödülü veriliyor.
Dünyanın dört bir köşesinden Türkçe Olimpiyatları'na gelen yarışmacıların, değişik kategorilerdeki becerileri ve maharetlerini ortaya koymak için sabırsızlıkla ve coşkuyla bekliyorlar.
"110 Ülke Sevgi Diliyle Buluşuyor, Yarışıyor" sloganı altında düzenlenen; şarkı, şiir okuma, koro, folklör, konuşma, dil bilgisi ve ana dilde yazma gibi kategorilerde yapılacak yarışmalar yarın grup finalleriyle başlayacak.
Dünyanın sayılı organizasyonları arasında gösterilen olimpiyatlara Amerika'dan Vietnam'a, Brezilya'dan Tanzanya'ya kadar 110 ülkeden 550 öğrenci katılıyor.
OLİMPİYATLARIN AMACI
Kültürel değerlerin "İNSANLIK" ortak çatısı altında gün yüzüne çıkartılması ve kopuk ilişkilerin aşılarak diyalog köprülerinin kurulması aynı dili konuşmakla mümkün olacaktır.
İnsanlar arası iletişimin hız kazandığı günümüzde; Türkiye’nin yeni yeni coğrafyalarla tanışıp kaynaşması, Asya, Avrupa, Amerika, Afrika ve Avustralya’da Türkçe öğrenen binlerce öğrencinin mevcudiyeti, Türkçe'nin dünya dilleri arasında hak ettiği konumu elde edeceğinin belirtileri sayılır.
Güzel Türkçemizi dünyada hak ettiği konuma getirmek, dilimizin daha yaygın bir şekilde kullanılmasını sağlamak ve Türkçeyi en iyi öğrenenleri ödüllendirmek amacıyla 2003 yılından beri Uluslararası Türkçe Olimpiyatları düzenlenmektedir. Bu olimpiyatlar, yurt dışında Türkçe'ye karşı büyük bir heyecan ve ilgi uyandırmıştır.
1. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’na 17, 2. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’na 21, 3. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’na 42, 4. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’na 83, 5. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’na ise 100 ülkeden 550 öğrenci katılmıştır. 21 Mayıs - 01Haziran 2008 tarihleri arasında yapılacak 6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’na 110 ülkenin katılımı beklenmektedir.
"Türkçe Olimpiyatları" bir final niteliğindedir. Finale gelene kadar birçok aşamadan geçilmektedir. Öğrenciler, sınıf ve okul seçmelerinden sonra ülke seçmelerinden geçerek bu olimpiyatlara katılmaya hak kazanmaktadırlar. Bir eğitim yılı boyunca olimpiyatlara yaklaşık 10.000 öğrenci hazırlanmaktadır.
Türkiye’deki finallere katılmaya hak kazanan öğrenciler, ülkelerini Türkçe olarak tanıtan stantlar hazırlayıp ülkesini tanıtmakta ve kültürlerin kaynaşmasına katkıda bulunmaktadırlar.
Geleneksel bir keyfiyet kazanan olimpiyatların ödül töreninde her yıl, Türk diline ve kültürüne hizmet eden devlet büyüklerine, siyaset adamlarına, basın yayın, eğitim ve sanat camiası mensuplarına özel hizmet ödülleri verilmektedir.
Türk kültürünün dış dünyaya tanıtılması ve Türkçenin yabancılara öğretiminde yurt içinde ve yurt dışında hizmet eden gönüllü kuruluşların rolü unutulmamalıdır. Türk diline ve kültürüne hizmet eden bu tür kuruluşları yürekten alkışlamaktayız.
Güzel Türkçemize hizmet adına çıkılan bu kutlu yolda dünyanın her rengine ve her iklimine hitap ederek SEVGİ, HOŞGÖRÜ ve DİYALOG kapılarının aralanmasına katkıda bulunan herkesi alkışlıyorum.
Bu arada Milliyet Gazetesi gibi büyük bir kuruluşun Web Sitesi BLOG Bölümü'nde sadece keyifli dakikalar geçirmek için yazan, işin önemini kavrayamayan arkadaşların bu yazıyı okumuş olmalarını ve yazının kaynak adresini verdiğim web sitesine girip incelemelerini arzu ederim.
Tabii ki yaptığımız işten keyif almalıyız. Ama sadece rahatlamak için yazılsa bile imlâ kurallarına, Türkçemizin güzel kullanılmasına dikkat etmek gerekir. Bazı eleştirilerimi ti'ye alarak "de-da"larla oyalandığımı zanneden arkadaşlarımızın 13-19 yaşlarındaki yabancı ülke kökenli gençlerin konuşup, yazdıkları Türkçe'yi örnek almalarını dilerim. Utanma duygulrımız, köşede durmasın, ayağa kalksın artık! Madem ki BLOG yazarı olmaktan gurur duyuyoruz, madem ki çoğumuz yazar olmak istiyoruz... Eeee! Her şeyin bir bedeli vardır. Haklar kolay kazanılmaz. Emek sarfetmek, edebiyatla, dil bilgisi kurallarını öğrenmekle, kelime haznemizi geliştirmekle oluyor bu işler.
Öyle şaka yollu göndermeler yapıp da "Milliyet Gazetesi" bize BLOG YAZARI Kimliği versin, talepleri de hak edildikten sonra ifade edilmeli. Talepte bulunanlar genelde Türkçe'yi düzgün kullanamıyorlar ve şaka yollu da olsa böyle bir talepte bulunma hakları yok.
Saygı ve sevgilerimle. Güzel Türkçe'mize hak ettiği şekilde davranılması dileğiyle.
Mustafa Mumcu 23. 05. 2008 Saat: 12:38
KAYNAK: http://www.turkceolimpiyatlari.org







Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
19 Mayıs Gösterileri'nde kızlarımız türban mı taksınlar?
Manisa Belediye Başkanı Bülent KAR; Türk Dünyası Belediyeler Birliği Toplantısı için Ankara'ya gittiğinde, AKP Manisa Milletvekilleri Bülent ARINÇ ve Hüseyin TANRIVERDİ ile görüşmüş.
Kendisine, 19 Mayıs gösterilerinde Celal Bayar Üniversitesi öğrencileri kızlarımızın kıyafeti hakkında eleştiriler yöneltilmiş.
İşin ilginç yönü Belediye Başkanının tavrı:
"Üniversite öğrencilerinin kıyafetlerinin Ankara'da huzursuzluk yarattığını gördük. Step gösterisinde böyle kıyafetlerin uygun olmadığı söylendi. Biz bu konuda programı yapan İl Milli Eğitim Müdürlüğümüz ile görüştük. Önümüzdeki yılki kutlamalarda bu tatsızlığın yaşanmayacağını sanıyoruz. Öğrencilerin kıyafetleri ile bu kadar ön plana çıkmamız ve gündeme bu şekilde gelmemiz hoş olmadı." demiş.
Alın size bir belediye başkanı örneği. İktidarın kuklası. Ağzı var dili yok. Kulaklarıyla dinleyebiliyor da ağzıyla konuşamıyor. Bu muhteremlere iki kelime söyleyemiyor. Belki de kabahat onda değil sistemde. Söylese görevden alınacak bir türlü. Yakında İl Milli Eğitim Müdürüne de yol görünür. Bileti kesilmiştir.
Milletvekilleri milleti temsil etmek, onlara hizmet vermek için mi göreve talip oluyorlar yoksa milleti yönlendirmek için mi?
Bu genç kızlarımızın hocaları öğretim görevlileri var, ebeveynleri var. Her şeyden önce gelişmiş beyinleri, kendi hareketlerini, davranışlarını kontrol edebilecek zekaları var. Bunlara silah zoruyla, tehditle mi 19 Mayıs gösterilerinde görev veriliyor? Seçiliyorlar, isteyen katılmaz.
Bülent ARINÇ, kendi eşinin giyim tarzını Türkiye'ye yaymak için çaba mı sarfediyor? Gösterilerde öğrencilerimiz türban mı taksınlar? Karaçarşafa mı bürünsünler?
40-45 yıl önce benim gençliğimde de genç kızlarımız bu kıyafetlerle çıkarlardı 19 Mayıs gösterilerine. Kimse rahatsız olmazdı.
O zaman da Müslümanlardan oluşan bir millettik. Şimdi mi Müslüman olduk?
Bu muhteremler hâşâ Allah'ın elçileri mi?
Her şeye karışıyorlar da vatandaşın açlık sınırında yaşayanlarınının gün geçtikçe çoğalmasına karışmıyorlar.
Kadın Kolları Kurultayları ile, nasıl oy avcılığı yapılması gerektiği planlanıyor. Ellerinde sefertaslarıyla oralarda buralarda dağıtılan bedava yemeklere hücum ettiriliyor vatandaş. Zira fakirleşmeleri için gereken her şey yapıldı. Şimdi de iktidara bağılmlı hale getiriliyorlar.
Eeee... Seçimlerde oylar, kekliğim vak vak... Vatandaşın çoğu çaresizlikten oy veriyor, yönetimden memnun olduğu için değil.
İktidar esir almış bir kısım vatandaşı. Erzak yardımı, çocukları yatılı okutumaları, maddi yardım vs. Bu işlemler tüm vatandaşlar için uygulansa o zaman eyvallah diyeceğiz. Ama sadece kendilerine oy vereceklere uygulanıyor. 
Çeşitli yöntemlerle de oylar ipotek altına alınıyor. Bunun adına da DEMOKRASi diyorlar.
"47% ile iktidara geldik, davamızdan geri dönmeyiz", diyorlar da davanın ne olduğunu herkese açıklamıyorlar.
Bereket versin ki ülkemizde çağdaş, ileriyi görebilen insanlar, yöneticiler de çok. Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr Semra ÖNCÜ, Belediye Başkanı Kar’ın açıklamasının son derece yersiz olduğunu belirtmiş,
"Kıyafetler ve sergilenen dans gösterileri gayet moderndir. Bunun yadırganacak herhangi bir şeyi yok" demiş. Bu gösterilerin ilk kez olmadığını hatırlatan Prof. Öncü, "Her yıl 19 Mayıs’ta buna benzer gösterilerde erkek ve kız öğrencilerimiz görev alıyor. Öğrencilerimiz yaptıkları gösterilerle, bayrama katılan Manisalılar tarafından ayakta alkışlanıyor. Bu yılki törenlerde de en çok alkışı bizim öğrencilerimiz aldı" diye konuşmuş.
Ülkemizi çağın gerisine taşımayı dindarlık olarak gören zihniyet, iktidarda kendisine görev verilmese de sesini kısmıyor. Bület ARINÇ Bey de bunların en önde gelenlerinden. Ama amaçlarını gerçekleştiremeyeceklerini gördüklerinde inşallah vakit kendileri için çok geç olmaz.
Mustafa Mumcu, 31 Mayıs 200
8 saat: 00:50
Yorum (6) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Allah ile aldatmak
Yaşar Nuri Öztürk Hoca'nın yeni kitabının ismi bu. Bugün de karikatürist yazar arkadaşımız Mahmut Celal SANLI, konuyla ilgili bir karikatür göndermiş bana. Sağolsun o güzel çizgileriyle beni de çizmiş.
Dindar olmak gerçekten güzel bir şey. "Allah'a saygısı olan, onun emirlerini yerine getirebilen insanlarımız ne kadar çoğalırsa toplumumuzun düzeni o kadar oturur", diye düşünüyorduk çoğumuz. Ama öyle olmadı. Düzen bir oturdu, pir oturdu, yerinden kaldıramıyoruz. Bizim gibi çağdaş insanların üzerine çöktü. Attında kaldık, eziliyoruz. Adımız dinsize imansıza çıkmaya başladı. Çoğu Allah'ı aldattığını zannederek dindar görünmeye çalışanlar, Türkiye'yi de, çağdaş görünümümüzü de rezil ediyorlar.
Bir terzi müşterim var. Dükkânına girdiğinizde banttan Kuran-ı Kerim dinlerdiniz. Şimdi laptop almış, girmiş bir web sitesine, gelene gidene Kuran-ı Kerim dinletiyor dükkânında. Devamlı açık.
Bunun anlamı ne olabilir acaba? İnsanlığı dindar olmaya özendirmek mi, kendisini dindar olarak tanıtıp müşterilerinin adedini çoğaltmak mı? Bu iktidar başta olmasaydı aynı metotla müşteri çekebilir miydi?

Geçenlerde ufak bir siparişi için yanındaydım. Konuşma anında bir hareket yaptı şaşırdım. Kaptı seccadeyi, serdi orta yere, başladı namaza. Konuşmamız daha bitmemişti. Bekledim beş on dakika, bu arada dükkana gelen müşterilere de "Usta namaz kılıyor sakin olun!" dedim. 4-5 kişi geldi, bekledik ustamızın namaz kılmasını. Daha sonra niye bir perde dikip de arkasında Allah'la baş başa kalarak namaz kılmadığını sordum. İnsanlar görüp, özeneceklermiş.
Bu müşterimin aşırı pazarlık ettiğini, en kötü günlerimde bile bana beş kuruş kazandırmadan iş yaptırmaya çalıştığını da belirtmek isterim. Müşterilerine de hiç acımaz. Allah ne verdiyse kapar parayı. Asker kıyafetlerini 15-20 YTL'ye düzeltir. Ucuzluk hak getire!
İşte İslam Dini'ni bu tip hesaplarla küçültüyoruz. Kimsenin, birinin namaz kıldığını görüp de özenmesi gerekmez bence. Ya da terzi dükkanında sabahtan akşamakadar Kuran-ı Kerim dinletmenin âlemi ne? Bırak terziliği git imam ol!
Almanya'da yaşadığım yıllarda KIRBY elektrik süpürgeleri pazarlama organizasyonunda görev aldım bir ara. Abi, her gittiğim evde tanıtma toplantısına muhabbet de katıyorum ve müşteriler beni sempatik buluyorlar, "Şimdilik kalsın, bu süpürge pahalı sonra düşünelim!" deyip almıyorlardı. Fethullah Hoca Cemaatine bağlı olduğunu söyleyip etraftan epey bir para toplayan cami Hocamız vardı. Bu arkadaş paraları batırmış, hocalık da yapamıyordu cemaatin hücumuna uğramamak için. Kirby organizasyonunda karşılaştık.
Ben başarısızlığımı anlattım. Gülerek dinledi ve ertesi gün beni kendi toplantıısna davet etti, gittik beraber. İçeri girer girmez,
"- Selamün Aleyküm," dedi.
Birkaç dakikalık bir kısa sohbetten sonra,
"- Bana abdest alacağım bi yer gösterebilir misiniz?" diyerek, abdestini aldı. Seccade istedi ve kenarda namaza durdu.
Hepimiz bekledik hocanın namazını bitirmesini.
Sıra geldi elektrik süpürgesinin ne kadar güzel çalıştığını, evde toz bırakmadığını anlatmaya. Bu anlatımlarda da pazarlamacı hoca hep Allah, Peygamber, din, iman, Cennet, Cehennem sözcüklerini ağzından düşürmedi.
Millet o duruma geldi ki, bir itirazda bulunsalar sanki bu hoca onları Cehennem'e yollayacak. Ürkek bakışlarla, tedirgin bir şekilde dinlediler.
Hoca ilave etti.
"-Bu süpürgeden alıp da evinizi pırıl prırıl yaparak, tozdan kirden arındırmazsanız, çocuklarınız mikrop kapar hastalanır, ölürler. Bunun vebali ağırdır. Cezası Cehennem ateşinde yanmaktır."
Herkes bir an önce taksitle satılan süpürgeleri alıp Cennetlik olmak için sıraya girdi. Altı aile vardı tanıtma toplantısında, altısı da bastı imzaları, bir kısmı anında ön ödeme de yaptı. Zaten Almanya'da böyle anlaşmalara imza atanlar kurtulamazlar. Anlaşmanın altında küçücük harflerle yazılı "15 gün içinde anlaşmadan cayabilirsiniz." yazısı da kimsenin dikkatini çekmez genelde.
Bir de HELAL ET, HELAL GIDA PAZARI türemişti Almanya'da. Diğerleri haram da, sadece bu muhteremlerin sattıkları helal. Böyle bir zihniyet işte. Türkiyemizde de AKP iktidarı döneminde Allah'ın adını kullanarak kendilerine pay çıkaranlar çoğaldı. Gösteriş Müslümanları bunların çoğu. Arada çağdaş insanlara ve Allah'a inanan, Müslümanlık gereklerini yerine getiren gerçek Müslümanlar zarar görüyorlar. Kimin ne olduğu belli olmayınca, karışıyor ortalık.
Allah hepimize akıl fikir ve doğruluk nasip etsin! Allah adını kullanarak iş yapanlara, siyasetçilere de!
Saygı ve sevgilerimle.


Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Çağdaşlık Müslümanlığa engel midir?
"19 Mayıs Gösterilerinde kızlarımız türban mı taksın?" başlıklı yazım başka bir sitede yayınlandı. Yazımın en sonunda:
"Ülkemizi çağın gerisine taşımayı dindarlık olarak gören zihniyet, iktidarda kendisine görev verilmese de sesini kısmıyor. Ama amaçlarını gerçekleştiremeyeceklerini gördüklerinde inşallah vakit kendileri için çok geç olmaz!" ifadeleri var.
Bu ifadem bir okuyucunun hoşuna gitmemiş ve aşağıdaki yorumu yazmış:
"birader hem çağdaşlık diyon hem de inşallah diyon bu çağdaşlığa sığar mı?!!?atatürk aşkına falan desen hadi neyse.(!!!!)siz ne zaman bu insanları dinlerinden uzaklaştıramayacağınızı anlayacaksınız.bizim namus timsali bacılarımızı yunanlılar soyamadı ki siz bunu başarabilesiniz.artık vazgeçin kendi saçma ve batıl davanızdan(!!!)çağdaşlık diye diye bu millete çektirmedğiniz dert kalmadı ve en son namuslarına da göz diktiniz.ama unutmayın yunanlı zihniyeti olsa da sütçü imamlar da hala yaşıyor.o ilk kurşunu bi daha sıktırıp bu millete acılar yaşatmayın."
recep m..... tarafından eklendi.
Ben de şu cevabı yazdım.
"Senin gibi bir biraderim olmasını istemem, bu bir. İkincisi, çağdaşlık yanlısı insanlar sizler gibi din taciri değillerdir ama Allah'a imanları vardır. Çağdaş olmak için dinsiz olmak gerekmez. Ama din tüccarı, yobaz olmak için çağdaşlıktan uzaklaşmak gerekir. Kafanızı kumdan çıkarın, boğulacaksınız. Memleketi rezil ettiniz. İzmir Karşıyaka'da 2 saat pardesü ve türbanla dolaşan genç kızlara 50 YTL ödemek mi dindarlık? Yoksa Allah'ı aldatamayacağınıza göre, kendinizi aldatmak, zavallılık diyelim."
Mustafa Mumcu tarafından eklendi
Düşünüyorum da hem Çağdaş Türk olup, hem de Müslüman olamaz mıyız? Yani tam anlamıyla Muslüman olmamız için çağdaşlıkla ilişkimizi koparmalı mıyız? Bu nasıl bir zihniyettir ki, çağdaş olmayı ayıp sayıyor?
Çağdaşlık nedir ki? Çağa uyum sağlamak. İnternet kullanmak, Blog sitelerinde yazılar yazmak, teknolojinin tüm imkânlarından faydalanmak vs.
Vatandaş çağın getirdiği tüm imkânlardan istifade edecek ama karaçarşafa sokacak kadınları. Paketleyip ambalajlayacak ki, onu kimse görmesin! Kadının hiçbir hakkı olmasın, erkeğinin esiri olsun.
Bu Müslümanlıksa ben yokum abi? Allah'a inanırım ama Müslümanım filan havalarına girmem.
İnsanları dininden soğuttunuz yeter artık, dediğimizde de kızıyorlar.
"Ey zavallı, dünya meşgalelerine daldın,
Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın
Yetmez mi bunca gaflet ve umursamazlığın
Yaklaşmışken ötelere yolculuk zamanın.
Unutma, bir gün ölüm çıkıp gelir ansızın
Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın
Kov dünya endişelerini ve sabra sığın
Vakitsiz gelmez ölüm, hâlâ var fırsatın"
Yazımda kullandığım resimde yazıyor bu yukarıdaki dörtlükler. Müslümanlık dinini öcü olarak tanıtan, dünya ile irtibatımızı kesmemizi salık veren, hep ahireti düşünmemizi, her dakika ibadet etmemizi öneren o kadar çok yazı var ki. Bunların bir kısmının nereden geldiği, kimler tarafından yazıldığı belli değil.
Hadis diye yutturulanlar çok. Hatta hadis ve ayet'in ne olduğunu bilmeden "ayet" olduğuna inanalar bile var.
Müslümanlar Kuran- Kerim'i tam anlamadıkça, kulaktan dolma bilgilerle İslam'ı öğrendikçe vaziyet kötü. Din adına cinayetler de işlenir. 19 Mayıs'la ilgili manşet attığı için ONPUNTO sitesi de dün yapıldığı gibi hacklanır. Hatta bu güzelim Milliyet Blog Sitesi'ne gönderdiğimiz biraz eleştiri içeren, politikacıların gerçek yüzlerini sergileyen yazılarımız da ya yayına alınmazlar ya da alınır alınmaz arkalara itelenirler.
Eyyyy Müslüman Evladı! Uyan artık! Atı alanlar Üsküdar'a geliyorlar, geçecekler!
Saygı ve sevgilerimle.
Mustafa Mumcu 25 Mayıs 2008, 15:35

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Saygıdeğer Site ahalisi, duymayan kalmasın! Zekeriya Beyaz Hocamız dinleniyormuş. Aslında yoğun bir çalışma temposu geçiren Hocamızın dinlenmeye ihtiyacı var tabii. Sabahları Kadın Programlarına, akşamları Paparazzi programlarına katılarak İslamı herkese yaymaya çalışan Hocamızın vücudu yorgun düşmüştür, dinlensin tosunum!
Fakat o da ne? Bu dinlenme başka bir şey. Hocamızın konuşmalarını dinliyorlarmış.
Yanlış anlamayın katıldığı programlarda yaptığı sempatik konuşmaları değil, özel telefon konuşmalarını filan dinliyorlarmış. Acaba programlarda Hocayı dinlemeye fırsat bulamayan ajanlar mı dinliyorlar? Hocam bir ara "Hepimiz Ergenekoncuyuz!" demişti. Doğu Perinçek'i ziyaret edecekti hapishanede. Bu sebepten mi dinliyorlar acaba?
İnternet Sitesi'ndeki habere göre;
Zekeriya Beyaz Hoca, “Telefonumun içinden bir takım anlaşılmayan sesler geliyor ve kesiliyor. Tedirginim, dinleniyor olabilirim” demiş. Acaba bu sesler neden anlaşılmıyor. Bunlar telefonu dinliyorlarsa, dinlerken neden anlaşılmayan sesler çıkarıyorlar? Benim bildiğim dinlerken kulaklar kullanılır, onlar da ses çıkarmazlar. Acaba bu ajanlar "Heeey Hoca! Kime diyom len! Biz burada ağaç olduk, dinleyeceğiz diye! Sen konuşmuyon! Alsana şu telefonu masadan! Eşi dostu ara da biz de not alalım!" filan mı diyorlar.
Bu Zekeriya Hoca gerçekten bir muamma. Madem telefondan ses geliyor, al konuş! "Hoop! Ne istiyonuz len! Hadi bakayım işinize! Beni dinlemekle günah işliyorsunuz. Telefon dinlemek haramdır!" dese ya!
Vallahi ben de şüphelenmeye başladım. Benim telefondan da acayip sesler geliyor. Ahizeyi kaldırdığımda, "Sayın abonemiz bu bir bant kaydıdır, telefonunuz görüşmeye kapatılmıştır..." gibi sesler geliyor. Hem dinliyorlar hem de banda alıyorlar demek ki. Ben dinleniyorum bu durumda. Ama hâlâ yorgunum.
Ne olacak vatandaşın bu hali ya? Başbakana bağırıyoruz, "Açlık sınırındayız, kan ağlıyoruz, ekonomi bozuk, gemi alacağız daha ilk taksit olan 500 bin doları temin edemedik" diye. Dinlemiyor bizi. Ama Devletin kurumları, Anayasa Mahkemesi Başkan yardımcısını takibe alıyor, konuşmalarını dinliyor. Zekeriya Hoca'yı dinliyor.
CHP Genel Başkan Yardımcısı SAV'ı bile dinliyorlarmış. Salih Memecan'ın anlattığına göre, Deniz Baykal Sav'a,
"- Sen vatandaşa yaptığın gaf içerikli konuşmadan sonra biraz dinlen!" demiş. O da "- Tamam Deniz Bey ben dinleniyorum," diye cevap verince, Deniz Bey telaşlanmış. "- Neeee? Dinleniyor musun?" diye hayretler içinde sorup hemen bir basın toplantısı düzenlemiş ve cümle âleme Önder SAV'ın dinlendiğini açıklayarak Hükümeti şikayet etmiş.
İlahiyat Profesörü Zekeriya Beyaz, ANKA’ya yaptığı açıklamada, son günlerde ortaya çıkan özel konuşmaların dinlemesi konusunda rahatsızlığını dile getirerek, “Ailem ve yakın çevrem beni sık sık uyarıyor. ‘Aman telefonda konuşmalarına dikkat et, önemli bir şey konuşma’ diye. Ben de konuşmalarımı hem resmi yapıyorum hem de kısa kesmeye çalışıyorum” demiş. Beyaz, cep telefonundan görüşme yapmadığı zamanlarda dahi sesler geldiğini belirterek, masasının üzerinde duran telefondan sesler gelmesine bir anlam veremediğini belirtmiş. Galiba hocama gaipten sesler geliyor. Melekler mi dinliyor acaba? Sabiha Rana Hanım'ın melekleri dinlemedeler...
Yakında Zekeriya Beyaz Hoca Kızılderililer gibi ateş yakarak eşe dosta haber gönderirse şaşmamak lâzım.
Allah sonumuzu hayır etsin! Vatandaşı dinlemesi gerekenler dinlemiyorlar da, ötekiler telefon konuşmalarını dinliyorlar.
Mustafa Mumcu 31. 05. 2008 Saat: 23:00

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı